İÇİNDEKİ IŞIĞIN FARKINDA OLMAYAN, BAŞKASINDAKİ IŞIĞI NASIL GÖRSÜN?
   
  EVRENSEL ĞRETİLER - EVRENSEL BİLGELİK YOLU
  Atlantis Uygarlığı
 

Bu gizemli efsane şöyle baslar: Zamanımızdan 11.500 yıl kadar önce yok olduğuna inanılan ve genellikle birçoklarının Atlas Okyanusunda olduğunu iddia ettikleri, üzerinde insanlığın, özellikle beyaz-Ari ırkın doğduğu ve çok üstün bir uygarlığa eriştiği büyük bir adadır Atlantis. Büyüklüğü Kuzey Afrika ve Ön Asya’nın toplam alanından daha geniş olan bu ülke halkı; tek tanrılı dine inanan, teknolojide çok gelişmiş, ilim sahibi, çok yüksek kültürlü ve çok uygar insanlardır. Atlantisliler; Avrupa, Akdeniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Orta Amerika kıyılarına yaptıkları seferlerle bu yörelerde koloniler kurarak, yöre halklarına uygarlıklarını aşılamışlardır.

Plutarkhos (126-46), yazdığı “Hayatlar” adlı eserinde Solon (M.Ö. 640-560)’a da yer vermişti. Bu büyük Atinalı kanun koyucusu, şair ve gezgin, Grek'lerin "Yedi Bilgelerinden biri olarak anılmış ve onun kanunları demokrasinin kurulmasında temel oluşturmuştur. Solon yaşlılığında, çevresinin kendisine gösterdiği aşırı ve yoğun ilgi ve kanunların yarattığı yoğun tartışmalardan kaçmak için yaptığı ve on sene süren gezilerine Mısır’dan başlamıştı. Plutarkhos bu konuda şöyle yazıyor: Solon, Mısırlıların en bilgili rahipleri olan Heliopolisli Psenophis ve Saisli Sonchis'in altında eğitim gördü ve felsefe tartıştı. Platon'a göre kayıp kıta Atlantis'i onlardan öğrenip, Greklere bir şiir halinde anlatmaya çalışmıştı, ancak bu girişiminden vazgeçmişti. Sebep olarak Platon'un dediği gibi vakti olmadığından değil, fakat fazla yaşlılıktan dolayı bu girişimin ona fazla geleceğindendi.

Atinalı filozof Platon (Eflatun, M.Ö. 429-347), Timaeus ve Critias adlı diyaloglarında, efsanevi kayıp uygarlık Atlantis'in öyküsünü dile getirmiş, ancak onu bitiremeden ölmüştür. O zamanlardan bu yana tartışma konusu olan Atlantis öyküsünü, kimilerine göre Platon uydurmuştu. Oysa; tarihte gelmiş geçmiş en büyük filozof olarak görülen Platon'un, yazdığı 25 diyalog halindeki eserlerinde, Sokrates başta olmak üzere gerçek kişilerin yer aldığı ve konuşmaların ve olayların gerçeğe uygun olarak yazdığı görülmüştür. Herhangi bir siyasi veya felsefi görüş savunulmayan Atlantis öyküsünde, Platon'un böyle fantastik bir hile yapması için hiç bir neden olmadığı gibi, bu; diğer yazılarındaki mantık ve gerçekçiliğe de ters düşmektedir. Ayrıca tarihçi Halikarnaslı Herodotos da (M.Ö. 484-420), gezilerinde kendisine, Mısırlılar tarafından, kadim tarihleri konusunda Solon'a anlatılanlara benzer şeylerin anlatıldığını kaydetmiştir. M.Ö. 421 yılın Ocak ayında, Platon'un hocası meşhur filozof Sokrates'in Atina'daki evinde dört kişi bir araya gelir. Sokrates'in kendisi, tanınmış Atinalı devlet adamı ve yazar Critias, Lokrisli zengin ve asil bir filozof ve astronom olan Timaeus ve Syrakruzlu bilgin Hermokrates. Platon; kaleme aldığı bu toplantıdaki konuşmalara, daha sonra yazdığı Timaeus ve Critias adlı eserlerinde yer vermiştir. Bu iki diyalogdan Atlantis konusundaki bölümler, özet olarak aşağıda aktarılmıştır. Bazı metinlerin başlarında görülen sayı ve harfler Platon diyaloglarında kullanılan “Stephanus”  yani “ayraçlarıdır” ve yorumlarla ilgili metinleri kolayca bulmaya yarar.

(20e) CRİTİAS: O halde, Sokrates size anlatacaklarım garip gelebilir, oysa bu öykü, Yedi Bilgelerin en bilgesi olan Solon'un söylediği gibi, baştan sona gerçektir. Solon, şiirlerinde belirttiği gibi, büyük dedem Dropides'in akrabası ve yakın dostuydu... (21b) Size bir yaşlı adamdan dinlemiş olduğum bu eski öyküyü anlatacağım. Kritias (Kritias'ın aynı isimde dedesi ve Dropides'in oğlu), o zamanlar, dediğine bakılırsa, doksanına basmak üzereydi, bense on yaşlarında, ya vardım ya yoktum. Apaturios'lar bayramının Kureotis günündeydik. Geleneklerimize göre, babalarımız, biz çocuklar için, şiir okuma yarışmaları düzenlediler. Birçok şairlerin çeşitli şiirleri okundu; Solon'un şiirleri o zamanlar daha yeni sayıldığından çoğumuz onlardan okuduk. Arkadaşlarımdan biri ya gerçekten zevk aldığı için ya da Kritias'ın hoşuna gitsin diye, Solon'un, kendisince yalnız insanların en bilgesi olmakla kalmadığını, şiirdeki değeriyle de bütün şairlerin en asili olduğunu söyledi. (21c) Çok iyi hatırlıyorum, ihtiyar bundan pek hoşnut oldu ve gülümseyerek dedi ki: Öyledir, Amymandros, Solon sadece vakit geçirmek için şiir yazmıştı. Bu işe ötekiler gibi sarılsaydı, Mısırdan getirdiği öyküyü bitirseydi, buraya dönüşünde karşılaştığı zorluklar ve ülkedeki karışıklar yüzünden şiiri ihmal etmek zorunda kalmasaydı bence ne Hesiodos, ne Homeros, ne de her hangi başka bir şair onunla boy ölçüşemezdi. (21d) Amymandros, “Peki ama Critias, bu şiirin konusu neydi?” diye sordu. Critias'ın yanıtı, “Bu şiirin öyküsü bu ulusun şimdiye kadar başardığı en büyük, en ünlü olmaya değer işin öyküsü idi; fakat zaman ve kahramanlarının ölümü onun bize kadar gelmesine engel oldu.” Diye yanıtladı. Öteki, “Bu öyküyü bize baştan anlatın, Solon bu konuda neler diyordu ve onu gerçek bir olay olarak kabul etmesi için ona bu öyküyü kim aktarmıştı?”, diye sordu. (21e) “`Solon'un anlattığına göre; Mısır'ın deltasında, Nil'i ikiye ayıran yerde Saitikos denilen bir bölge vardı; bu ülkenin en büyük şehri de, kral Amasis'in memleketi olan Sais'ti. Halkına göre şehirlerini kuran bir tanrıçaydı; onun Mısır dillerinde adı Neith'dir, ve o Helenlerin Athena tanrıçası ile aynıdır.  Şimdi, bu halk Atinalıları pek severler ve onlarla her nasıla akrabalıkları olduğunu söylerler. Solon onların ülkelerine varınca büyük bir ilgi ile karşılandığını söylemişti. (22a) Onların en bilge rahiplerine geçmiş zamanları sorduğu zaman, ne kendisinin ne de başka bir Helenin bu konuda hemen hemen hiçbir şey bilmediğini anladı. Bir seferinde de, onları eski şeyleri anlatmaya yönlendirirken, bizce bilinen en eski olayları anlatmaya koyulmuştu. Onlara ilk insan olarak anılan Phoroneus'tan, Niobe'den, tufandan kendilerini kurtaran Deukalion ve Pyrrha'dan, onların doğuşu hakkında anlatılan mitlerden ve onların soylarından söz etti. (22b) Bu olayların geçtiği tarihleri belirlemeye çalışarak anlatmıştı. “Bunun üzerine, aralarında yaşı oldukça ilerlemiş bir rahip ona “Ah Solon, Solon, siz Helenler çocuksunuz, ulusunuzda yaşlı bir Helen yok.” Bunun üzerine Solon: “Bununla ne demek istiyorsunuz?” diye sormuş. Rahip, “Hepinizin ruhları çok genç,” diye yanıt vermiş, “çünkü kafanızda eski bir geleneğe dayanan, öteden beri edinilmiş ne bir bilgi, ne de zamanla pekiştirilmiş bir ilim var. Bunun sebebini sana anlatayım. (22c) İnsanları birçok şekilde yok eden felaketler olmuştur, daha da olacaktır. En büyük kıyametler ve tufanlar ateş ve sudan gelmiştir, ama farklı sebeplerle meydana gelen daha küçük felaketler de vardır. Örnek olarak, sizin ulusunuzda da, bir gün babasının koşu arabasını koşturup onu aynı yoldan süremeyince yeryüzündeki her şeyi yakan, kendisi de yıldırımla vurulup ölen Helios'un oğlu Phaeton'un öyküsü de gerçekten bir (22d) masal gibi anlatılır. Ama gerçek şudur ki, dünyanın etrafında dönen gök cisimleri bazen yollarından saparlar yeryüzüne düşerler, uzun aralıklarla meydana gelen çarpışmalarından kaynaklanan tutuşmalar yeryüzündeki her şeyi yakıp yok eder. O zaman dağlarda, yüksek, kuru yerlerde oturanlar; şehirlerde, deniz kenarlarında oturanlara kıyasla daha çok yok olmaya maruzdurlar. Fakat her zamanki kurtarıcımız olan Nil, taşarak bizi bu felaketten de kurtarıyor. Bunun aksine tanrılar, bir tufanla dünyayı yıktıkları zaman yalnız dağlardaki sığırtmaçlarla çobanlar kurtuluyor, ama sizin şehirlerin ahalisini nehirler alıp denize sürüklüyor. Hâlbuki bizde sular hiçbir zaman ovalara yükseklerden gelmiyor, her zaman tabii bir şekilde toprağın altından çıkıyor. İşte bu yüzden mabetlerimizin arşivlerinde korunan kayıtlar dünyanın en eskileridir. Fakat gerçek şudur ki; kendilerini kaçıracak kadar şiddetli bir soğuğu da, yakıcı bir sıcağı da olmayan her yerde, her zaman az veya çok insan vardır. (23a) Hem sizde olsun, bizde olsun yahut da adını duyduğumuz dünyanın her hangi bir tarafında olsun, asil, büyük yahut da başka bir bakımdan ilgiye değer bir şey meydana gelmişse bütün bunlar, en eski çağlardan beri burada, mabetlerimizin arşivlerinde duruyor. Böylece de korunmuş oluyor. Oysa sizlerin ve başka ulusların kayıtları ve gerçekten bütün uygarlıklarınız gökten bir veba gibi devre devre yağan suların etkisi ile yok olmuştur; içinizden okuyup yazması olmayanlarla cahillerden başkası bu felaketlerden kurtulamamıştır. (23b) O zamanda, sizler her şeye yeniden başlamak zorundaydınız, çünkü ne ulusunuzun ne de başka yerlerin geçmişini bilmeyen küçük çocuklar gibi olmuştunuz. Bize demin anlattığın soy kütüklerine gelince, Solon, bunlar çocuk masallarından başka bir şey değildir. Her şeyden önce, siz tek bir tufanı hatırlıyorsunuz, oysa ondan önce birçok tufan olmuştur. (23c) Sonra insanlar arasında görülen en güzel ve en asil soyun bir zamanlar ulusunuzda yer aldığını bilmiyorsunuz. Kentinizin ahalisi ve sizin soyunuz felaketten kurtulan bir kaç kişiden gelmiştir. Sizler bunları bilmiyorsunuz, çünkü felaketten kurtulabilenler, birçok nesiller boyunca, hiçbir yazı bırakmadan ölüp gittiler...

(23d) “Solon'un anlattığına göre, bunları duyunca şaşakalmış ve rahiplerden eski ataları hakkında bütün bildiklerini anlatmalarını rica etmiş. Bunun üzerine ihtiyar rahip cevap vermiş: "İstediğinizi yerine getireceğim, Solon, bunu senin hatırın için olduğu kadar yurdunuzun hatırı... için yapacağım... (23e) kutsal kitaplarımıza göre, bizim ilin kuruluşundan beri sekiz bin yıl geçmiştir. Demek oluyor ki sana, dokuz bin yıl önceki yurttaşlarının kurumlarını, onların en şanlı başarılarını kısaca anlatacağım... (24e) Gerçekten eski kayıtlar, ilinizin, büyük Atlas denizinin ötelerinden gelip Avrupa ve Asya’ya küstahça saldıran koskoca bir devleti durdurduğunu yazıyor. (25a) O zamanlar Atlas okyanusu geçilebiliyordu; çünkü sizin Herakles sütunları (Cebelitarık boğazı) dediğiniz o boğazın önünde bir ada vardı. Bu ada Libya ve Asya’nın ikisinden daha büyüktü. O zamanlar oradan başka adalara ve onların da karşılarında uzanan ve gerçek denizi çevreleyen büyük kıtaya(Amerika?) ulaşılabiliyordu. Çünkü sözünü ettiğimiz boğazın iç tarafı (Akdeniz), girişi dar bir limana benzer. Dış tarafıysa büyüklüğüyle gerçek bir denizdir (Okyanus). Etrafını çeviren kara parçası da gerçekten kıta denilebilecek bir topraktır. İşte bu Atlantis adasında, hükümdarlar, hâkimiyetini bütün adaya, öteki adalara, hatta kıtanın (Amerika?)bazı parçalarına kadar uzatan büyük, hayranlığa değer bir devlet kurmuşlardı. Bundan başka boğazın iç tarafında, bizim tarafta, Mısır'a kadar Libya'nın, Tyrhenia’ya (Batı İtalya) kadar da Avrupa’nın hâkimiydiler. (25b) Bir gün bu devlet, bütün kuvvetlerini bir araya toplayarak sizin yurdunuzu, bizimkini, boğazın iç tarafındaki bütün ulusları boyunduruğu altına sokmak istedi. İşte o zaman, Solon, iliniz fazilet ve kuvvetini dünyanın önüne serdi. Cesaretten, savaş bilgilerinden yana öteki illerin hepsinden üstün olduğu için Helenlerin başına geçti. Ama ötekiler bırakıp çekilince tek başına kalan, (25c) böylece en tehlikeli duruma düşen iliniz saldırganları yendi ve bir zafer anıtı dikti. Şimdiye kadar hiç kölelik etmeyenleri ve bizim gibi diğerlerini kölelikten kurtararak Herakles sütunlarının iç tarafında oturanları serbestliğe kavuşturdu. Ama bundan sonra korkunç yer sarsıntıları, tufanlar oldu. (25d) Bir korkunç yağmurlu gün ve bir gecenin içinde, bütün savaşçılarınız birden bir vuruşta toprağa gömülüp yutuldular. Atlantis adası da, aynı şekilde, denize gömülerek yok oldu. İşte bunun içindir ki, ada çökerken meydana getirdiği sığ bataklıklar yüzünden o deniz bu gün bile, geçilmez, dolaşılmaz bir haldedir.

Rusya’da St. Petersburg Müzesi’nde bulunan ve bilinen en eski papirüslerden olan bir papirüste, İkinci Hanedan Firavunlarından Sent’in, onlara bilgeliği getiren atalarının anavatanlarını araştırmak üzere, bir araştırma grubunu Atlantik Okyanusu’na gönderdiği yazılıdır. Arkeolojik açıdan bu konuya ilişkin en önemli bulguysa, Eski Truva'da Dr. Schliemann tarafından bulunan ve ithaf yazısında “Atlantis Kralı Kronos”dan yazılı “Baykuşlu Vazo” ve yine üzerinde aynı yazı bulunan “Kuş Sfenksi”dir. Çözülmüş Naacal Tabletleri'ndeki anlatımlar, Mısır Uygarlığı'nın hiyerogliflerinden elde edilen bilgiler, Maya yazıtları, efsaneleri ve ilahilerinde de Mısırlı rahibin anlattıklarını doğrular bilgiler mevcuttur. Jeolojik kanıt olarak da, Kuzey Atlantik Okyanusu'nun dibi ve yatağının biçimi gösterilebilir. Çünkü buradaki veriler; Amazon Denizi'nin yok oluşu, Mississippi Vadisi'nin ve St. Lawrence Vadisi'nin kuruması, Florida'nın ortaya çıkışı, Kuzey Amerika Atlantik kıyı hattının genel olarak genişlemesi “bölgesel çökmeye” jeolojik kanıt olarak gösterilmektedir. Bunların hepsi de büyük bir kütlenin denize batması ve batma nedeniyle deniz dibinde oluşan büyük çukura çevre suların dolmasını kanıtlar niteliktedir. Ayrıca jeologlar, Brest ile A.B.D.’nin kuzeyi arasındaki alanda 15 bin yıl öncesine ait açık havada katılaşmış olan lav parçaları keşfetmişlerdir.

(25e) "İşte Sokrates, ihtiyar Critias'ın Solon’dan duyup bana anlattıkları kısaca bunlardır... (26b) Dün buradan çıkar çıkmaz hatırlayabildiklerimi arkadaşlarıma anlattım. Alt tarafı da bu gece düşüne düşüne aklıma geldi; çocuklukta öğrendiğimiz şeylerin şaşılacak kadar aklımızda kaldığını söylerler. Sahiden çok doğruymuş. Bana gelince, dün duyduklarını anlat deseler, hepsini hatırlayabilir miyim, bilmem. Ama ta eskiden duyduklarımdan bir şey unutuversem doğrusu buna çok şaşarım. (26c) O zaman ihtiyarı dinlemek çok hoşuma gider, bundan çocukça bir sevinç duyardım; o da ardı arkası kesilmeyen sorularıma o kadar iyi yürekle cevap verirdi ki anlattığı şeyler, çıkmaz, silinmez bir yazı gibi kafama yerleşip kalmış. Ayrıca, dostlarımıza da, bu konuda konuşup söyleyecek şeyleri olsun diye, bu sabah bütün bunları anlattım... SOKRATES:    `...Burada uydurma bir masalı değil, gerçek bir hikâyeyi ele almamızın önemi de büyüktür...'

Timaeus’da Atlantis konusunu içeren metinler bu kadar. Atlantis konusunun devamı Critias isimli diyalogda bulunuyor. Burada konu ikinci gün tekrar aynı şahısların toplanmasıyla Critias tarafından ayrıntılı bir şekilde işleniyor. Ancak, eser tamamlanmadan ani bir şekilde sona eriyor. Öyküye Critias’dan devam ediyoruz:

 Critias:    Her şeyden önce şunu aklımıza getirelim ki, Herakles'in sütunlarının iç tarafında yaşayan kavimlerle dışında yaşayanlar arasındaki savaşın üzerinden dokuz bin yıl geçtiği söyleniyor. İşte şimdi size uzun uzadıya bu savaşı anlatacağım. Bu yanda komutayı elinde tutan, savaşın ağırlığını başından sonuna kadar çeken, bizim şehirmiş. Öte yanda da savaşı idare edenler, Atlantis adasının kralları. O ada ki, söylediğimiz gibi, Libya’dan, Asya'dan daha büyük olduğu halde, yer depremleri sonunda suya gömülerek, burada açık denize çıkmak isteyen gemilerin geçmesine engel bir balçık yığınından ibaret kalmış... [Burada birçok satırlar konunun dışında, eski Yunanistan'ın halini açıkladığı için çıkarılmıştır.] Dokuz bin yıl içinde, o günden bugüne kadar bunca yıl geçti, birçok büyük tufanlar olmuştur. Bütün bu zaman içinde, bütün bu olaylar sırasında yükseklerden kayan topraklar, başka yerlerde olduğu gibi, geçtiği yerlerde söze değer bir parça bırakmayarak, ilin her ucundan denize yuvarlanmışlar, döne döne derinliklerde kaybolup gitmişlerdir. Bugün kalan topraklar, o zamankinin yanında tıpkı küçük adalarda fark edileceği gibi, kadid haline gelmiş bir hasta vücuduna benzer. Yumuşak ve verimli toprakların hepsi çökmüş, geriye ancak ilin bir iskeleti kalmıştır...

Ama meselenin özüne girmeden önce, Helen adlarının barbarlara verildiğini görerek şaşmamanız için, size anlatacağım bir nokta daha var. Bunun sebebini şimdi öğreneceksiniz. Solon bu hikâyeden kendi şiirleri için faydalanmayı düşündüğünden, adların anlamlarını araştırdı, bu adları ilk defa olarak yazmış olan Mısırlıların, onları kendi öz dillerine çevirmiş olduklarını gördü. Bu sefer kendisi de, her adın anlamını ele alarak, onu kendi dilimize çevirdi ve öylece yazdı. Solon'un bu el yazmaları dedemin elinde bulunuyordu, şimdi de bendedir, onları daha çocukken ezberledim. Onun için bizdeki adlara benzer adlar duyarsanız hiç şaşmayın, sebebini öğrendiniz. Bakınız bu uzun hikâye aşağı yukarı nasıl başlıyordu. Tanrıların kendi aralarında toprak seçimini konuşurken, bütün dünyayı küçük büyük parçalara ayırdıklarını, kendi adlarına tapınaklar kurulup, kurbanlar kesilmesini adet haline koyduklarını daha önce söylemiştik. İşte Poseidon da, böylece payına düşen Atlantis adasının şimdi size söyleyeceğim bir yerine, ölümlü bir kadından olan çocuklarını yerleştirdi. Denize bakan tarafta, adanın ortasında, boydan boya bir ova uzanıyordu. Bu ova bütün ovaların en güzeli, en verimlisi olarak biliniyordu. Ortalarında, aşağı yukarı elli stadion (200 metre) uzaklıkta, her yanı orta yükseklikte bir dağ görünüyordu. Bu dağda o kökü topraktan gelme adamlardan biri oturuyordu. Adı Euenor'du, Leukippe adında karısıyla yaşıyordu. Bir tek kız çocukları oldu. Kleito gelinlik çağına varınca anasıyla babası öldüler. Poseidon bu kızı çok beğendiğinden onunla birleşti. Kızın oturduğu tepenin etrafını bir sıra denizden, bir sıra karadan yapılmış ve en büyükleri en küçüklerini içine alan, halkalardan ikisini denizden, üçünü karadan oluşturdu. Onlara adanın ortasından başlayarak, her taraftan aynı uzaklıkta bir daire şekli verdi; böylece oralara insanların ayak basmasına olanak bırakmamış oluyordu, çünkü o zamanlarda gemiden de, gemicilikten de kimsenin haberi yoktu. Ortadaki adayı kendi eliyle güzelleştirdi, bir tanrı olduğu için bunda hiçte zorluk çekmedi. Topraktan biri soğuk, biri sıcak, iki kaynak çıkardı, çeşit çeşit, bol bol yiyecekler yetiştirdi. Beş kere ikiz erkek çocukları oldu. Onları büyüttü ve Atlantis adasını on parçaya ayırarak ilk ikizlerden önce doğana, anasının eviyle dolaylarındaki toprak payını verdi; bu pay en geniş, en iyi toprak parçasıydı; Onu bütün kardeşlerinin üstüne kral olarak getirdi. Ötekilere de idare edecek birçok adam, geniş topraklar bağışlayarak, birer hükümdarlık verdi. Hepsine birer ad taktı. En yaşlıları, Kral Atlas adını aldı; bütün ada ile Atlantikon denilen deniz de, adlarını bu ilk kraldan aldılar. Kendisinden sonra doğan kardeşinin payına adanın Herakles sütunları tarafından, bugün oradan Gadeiros ülkesi denilen yere doğru uzanan ucu düşmüştü. Bu hükümdarın adı, Helen'lerce Eumelos, yerli dilin de Gadeiros’tu.  Gadeiros Ülkesinin adı da her halde bu hükümdardan gelmiş olmalı. Poseidon ikinci ikizlerden birine Ampheres, ötekine Evaimon adını verdi. Üçüncü ikizlerden ilk doğan Mneseus, arkasından gelen de Autokhthon adlarını aldılar. Dördüncü ikizlerden ilk dünyaya gelene Elasippos, ikinciye Mesot; beşinci ikizlerden birincisine Azaes, ikincisine de Diaprepes adları verildi. Poseidon'dan sonra bütün bu oğulları ve onların çocukları birçok nesiller boyunca bu memlekette yaşadılar. Daha önce de söylediğim gibi onlar, Okyanusunun daha birçok adaları üzerinde de hüküm sürüyorlar, ayrıca egemenliklerini bu tarafa, boğazın içlerine, Aigyptos [Mısır] ile Tyrhenia'ya kadar yürütüyorlardı. Atlas'ların soyu gitgide çoğaldı ve egemenliğin şerefini korudu. İçlerinden hep en yaşlıları kral oluyordu. Krallık her zaman çocukların en büyüğüne kaldığından, krallıkları nesillerce sürdü. Kendilerinden önce hiçbir kral soyunda görülmeyen, kendilerinden sonra da kolay görülmeyecek olan pek büyük zenginlikler topladılar. Kendi şehirlerinin bütün kaynaklarından faydalanıyorlardı. Yayılmış olan kuvvetlerinden ötürü, birçok şeyi dışarıdan alıyorlar, fakat yaşayışları için lüzumlu olan şeylerin çoğunu kendi adalarından elde ediyorlardı. En başta, ocaklardan çıkarılan, eritilebilen yahut eritilmeyen bütün madenler ve en çok, bugün ancak adı kalan, ama o zamanlar kendi de bilinen bir nevi maden geliyordu. Adananın birçok yerlerinde çıkarılan oreikhalkon adında bu maden, o zaman bilinen madenlerin, altından sonra en değerlisiydi. Bunun gibi adada, dülgerlerin işine yarayan ve ormandan çıkan her şey de bol bol yetişiyordu. Ada hem evcil, hem de yaban hayvanlarını yeterince besliyordu. Hatta fil cinsine bile orada bol rastlanıyordu; çünkü ada, yalnız bataklıkların, göllerin ve ırmakların kenarında yahut dağlarda, ovalarda otlayan bütün öteki hayvanlara değil, yaratılışta hayvanların en büyüğü, en doymak bilmeyeni file de bol otlaklar sağlıyordu. Bundan başka, şimdi dünyanın her tarafında çıkan bütün kokulu şeyler, kökler, otlar, ağaçlar, çiçeklerden yahut meyvelerden çıkarılan özler adada pek de güzel yetişiyordu. Ayrıca meyve ağaçları dışında, yemek için kullandığımız, bazılarından un yaptığımız ve çeşitlerine zahire adını verdiğimiz bütün toprak ürünleri de yetiştiriliyordu. Bize içki, yiyecek maddeleri ve kokular veren ağaç nevinden meyveleri, zevk ve eğlencemize yarayan o kabuklu, muhafazası güçlü meyveyi (Hindistan cevizi?), akşam yemeklerinden sonra hazımsızlık çekenlerin mide ağırlıklarını hafifletmek, onlara rahatlık vermek için kullandığımız bütün bu sevilen yemişleri, o zamanlar güneş gören bu kutsal ada da, görülmemiş güzellikte, sayısız denecek kadar bol yetiştiriyorlardı. Ada halkı, topraktan elde ettikleri bütün bu zenginliklerle, tapınaklar, kral sarayları, limanlar, gemi tezgâhları yaptılar. İlin başka yerlerini de güzelleştirdiler.

Platon'un Atlantis efsanesi tarih boyunca çeşitli yankılar uyandırdıysa da; reformcu bir Amerikan senatörü olan Ignatus Donnelly (1831-1902)’nin 1882’de basılan “Atlantis, Tufan Öncesi Diyar” isimli eseriyle yeni bir boyut kazanmıştır. “...Dünyanın uygar topluluklarının hepsi eski çağlardan bazı şeyler öğrenmişlerdir. Aynı, bütün yolların Roma'ya çıkması gibi büyük uygarlıklar da Atlantis'i işaret etmektedirler...” diyen Ignatus Donnelly’nin kitabı ilk basıldığında, okyanusun iki tarafında da büyük ilgi yarattı. Hatta bu eseri okuyan İngiliz başbakanı Gladstone, Atlantis'i bulmak için bir keşif seferi düzenlemeyi önermişti. Ancak, bu öneriyi meclisten geçiremedi. Donnelly'in eseri gerçekten büyük ve titiz bir araştırmaya dayanıyor ve Platon'un klasik Atlantis tezini doğrulamaya çalışıyordu. Kitabın ilk bölümünde Donelly, ortaya attığı fikirleri şöyle sıralıyor:

1. Bir zamanlar Akdeniz’in girişi karşısında ve Atlas Okyanusunda, bir kıtanın kalıntısı olan büyük bir ada vardı. Bu ada kadim dünyada Atlantis olarak bilinirdi.

2. Platon tarafından bu ada konusunda yazılanlar masal değil, gerçek tarihtir.

3. Atlantis, insanların ilkel bir durumdan uygarlığa eriştiği yurttu.

4. Zamanla O, yüksek nüfuslu ve güçlü bir ülke oldu. Oradan göçen halklar Meksika körfezi, Mississippi nehri, Amazonlar, Güney Amerika’nın Büyük Okyanus sahilleri, Avrupa ve Afrika'nın batı sahilleri, Baltık, Karadeniz ve Hazar Denizi civarlarında uygar topluluklar kurdular.

5. O gerçek tufan öncesi yurttu; Aden (Cennet) Bahçesi; Hesperides bahçeleri; Elysian yaylaları; Mesomphalos; Olympos; Kadim ülkelerin Asgard'ı; evrensel olarak belleklerde kalan, ilkel insanlığın barış ve mutluluk içersinde yaşadığı bir yurttu.

6. Kadim Grek, Finikeli, Hindu ve İskandinav tanrı ve tanrıçaları Atlantis'in kralları, kraliçeleri ve kahramanlarıydı. Mitolojide onları içeren olaylar, gerçek tarihi olayların belleklerde karıştırılarak aktarılması idi.

7. Eski Mısır ve Peru Mitolojisi, Atlantis'in esas dini olan Güneş Dinin kalıntılarıdır.

8. Atlantis'in en eski kolonisi muhtemelen Mısır'dı. Onun uygarlığı da Atlantis'in kopyasıdır.

9. Avrupa'da bronz çağında kullanılan aletler Atlantis’tendi. Atlantisliler ayrıca demiri ilk işleyenlerdendi.

10. Bütün Avrupa alfabelerinin anası olan Finike alfabesi Atlantis kökenlidir. Ayrıca bu alfabe, Atlantis’ten Orta Amerika'daki Maya’lara aktarıldı.

11. Atlantis, Ari veya Hint-Avrupalı ırkların yurtları olmakla beraber Sami (Yahudi ve Arap) kavimlerin ve muhtemelen Turanlıların (Türklerin) ana yurduydu.

12. Atlantis nüfusunun çoğunluğu korkunç bir doğal felakette yok oldu.

13. Felaketten gemiler ve sallarla kurtulan birkaç kişi, dünyanın dört bir yanına günümüze kadar kalan tufan öykülerini yaydılar."

Yukarda saydığımız ilkeleri kanıtlamak için Donelly, Congress kütüphanesinde ve Smithsonian Enstitüsünde yaptığı araştırmalara dayanarak, 500 sayfalık kitabında eski ve yeni dünya arasındaki etnik, mitolojik, dinsel konularla; dil, sanat, mimari, tarım, hayvanları evcilleştirme gibi benzerlikler gösteren 650 kanıtı toplayarak, bunların ortak bir kaynaktan geldiğini belirtmişti. Ayrıca, jeoloji, deniz coğrafyası, bitki ve hayvan türlerindeki kanıtlara değindi. 1883'de Ragnarök, the Age of Fire and Gravel adındaki eserini yayınladı. Bu kitapta tufandan da önce, bir felakette dünyaya bir kuyruklu yıldızın çarptığını iddia etmekteydi (Platon'un Phaeton'u).

Atlantis konusu 1888'de yayınlanan ve Teosofik Cemiyetinin kurucularından Madame Helena Petrova Blavatsky tarafından kaleme alınan “Gizli Doktrin” adlı eserinde de işlenmişti. Blavatsky'nin iddialarına göre Atlantis dördüncü kök ırkın yurduydu. Kök ırk tezine göre; birinci kök ırkını oluşturan ilk insanlarının yurdu Kuzey Kutbu; ikinci kök ırkın yurdu Kuzey Asya; üçüncü kök ırkın yurdu Büyük Okyanusta Mu (Lemurya) adında batmış bir kıta; dördüncü  kök ırkın yurdu Atlantis olup, beşinci kök ırkı, bizim genel olarak bildiğimiz insanlık ve bilinen tarihte yer almakta ve her ırkın bir kıyamet sonucu yok olacağı, bu kıyametten kurtulan birkaç kişinin de, yeni ırkın prototipini belirleyeceği ifade edilmektedir.

Blavatsky'e göre altıncı kök ırkın prototipi şu anda belirlenmektedir ve yedinci kök ırkı ile devre tamamlanmış olacaktır. Yine Blavatsky'e göre her kök ırkta ayrıca yedi alt-ırk vardır ve onların her birinde de yedi dal ırk bulunmaktadır. Atlantisli yedi alt ırklar sırasıyla şunlardır:

1. Mu asıllı Rmoahaller,

2. Tlavatliler,

3. Toltekler,

4. Turanlılar (Türklerin ataları),

5. Samiler,   

6. Akadlar,

7. Moğollar.

Teosofik görüşe göre Atlantis konusu, 1914 yılında yayınlanan W. Scott-Elliot’un  “The Story of Atlantis” adlı eserinde daha ayrıntılı olarak işlenmiştir.

Donnelly'nin varisleri arasında İskoçyalı Lewis Spence (1874-1955) önemli bir yer işgal eder. Mitoloji ve folklor konusunda bir uzman olan Spence aynı zamanda birçok dili ana dili gibi konuşan bir dil uzmanıdır. Eserleri arasında şiir ve mitoloji kitapları, bir okültizm ansiklopedisi; Mısır, Meksika, Peru, Babil, Kelt vs. uygarlıkları üzerinde kırkı aşkın kitabı vardır. Atlantis konusunda birçok kitap yazdığı gibi, Mu hakkında da bir kitap yazmıştır. Spence, “The History of Atlantis” adlı eserinde Atlantis tarihini, çeşitli folklor, mitoloji ve tarihi kayıtlara dayanarak ortaya çıkarmaya çalışmış ve Donnelly'nin gözlemlerine yenilerini eklemişti. Spence, ayrıca  “The Occult Sciences in Atlantis” adlı eserinde Atlantislilerin gizli ilimlerini diğer uygarlıklardaki kalıntılarından belirlemeye çalışmıştı. İkinci Dünya Harbi sırasında yazılan “Will Europe Follow Atlantis” isimli kitabı, sübjektif açıdan konuyu ele alarak, uygarlığın çöküşünün, tekrar Atlantis felaketini andıran büyük bir felakete yol açabileceği tezini ortaya atmıştı. Spence, “The Occult Causes of the War” isimli kitabında da aynı konuya değinerek, Nazilerin şer güçlerle ittifak kurduklarını ileri sürmüştü. Spence, “The Problem of Atlantis” ve “Atlantis in America” isimli kitaplarında da Atlantis konusunu değişik açılardan incelemiştir.

Atlantoloji konusunda önemli bir eser olan ve Atlantis’i Maya kültürü açısından inceleyen Stacy-Judd'un “Atlantis-Mother of Empires” isimli kitabı da aynı dönemlerde yazılmıştır.

Spence her ne kadar Nazilerden nefret ettiyse de, Almanya ve Avusturya'da bazı Naziler Spence’in kitaplarına önem veriyorlar ve Atlantis'in “üstün Ari ırk”ın beşiği olduğu konusunda fikir beyan ediyorlardı. Nazilere karşı olan Antroposofi'nin kurucusu Avusturyalı okültist Rudolf Steiner, Atlantis konusunu kitaplarında işlemişti, ancak kaynak olarak kendi duyu-üstü yeteneklerini veriyordu. Avusturyalı Kosmolog Hans Hoerbiger'in tezleri Hitler tarafından benimsenmiş ve aralarında “The Atlantis Myth” adlı kitabın yazarı H.S. Bellamy’nin de bulunduğu Atlantologlardan taraftar toplamıştı. Hoerbiger'in görüşlerine dayanarak ayın, aslında dünyanın yer çekimi tarafından yakalanmış bir gezegen olduğunu ileri süren Bellamy’ye göre; ayın aniden dünya tarafından yakalanarak, yörüngesinin dünyaya gittikçe yaklaşması ve çekimi, dünya ekvatoru etrafında denizin kabarmasına neden olmuş ve oluşan bu su kuşağı Atlantis'in aniden batmasına ve deniz altında kalmasına sebep olmuştur. Otto Muck isminde bir Alman kaşifin yazdığı “Atlantis Über Alles” bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biridir. Otto Muck'a göre Atlantis felaketinin en akla yatkın izahı, 11,000 yıl önce büyük bir göktaşının (asteroit) yeryüzüyle çarpışmasıdır. Nitekim, böyle bir olay için oldukça fazla kanıt vardır.

Atlantis konusunda yazılan klasik eserler titizlikle, mantıkla ve büyük araştırmalara dayanarak hazırlanmıştır. Atlantis'in kanıtları ortadadır ve bunları incelemeden inkâr etmek bilime ters düşer. Ne yazık ki, mitoloji, etnoloji, antropoloji, jeoloji, deniz coğrafyası, astronomi gibi nice konuları bilmeyenler, bu konuları içeren kanıtları alaycı bir şekilde inkar etmektedirler. İnkar ederken de gösterdikleri nedenler hayret edilecek derecede gelişi güzel ve bilimsel düşünceden yoksun olmaktadır. Batıda bazı çevreler, bilimsel ideolojide, bu keyfi akademik zihniyeti sürerken, Sovyet bilim adamları Atlantis konusuna daha sıcak bakmışlardır. Bu Rus bilim adamları arasında V.A. Obrutchev, N. Lednev ve E. Hagemeister, ya doğrudan Atlantis’i kabul etmişler, ya da en azından varlığının bilimsel olabileceğini onaylamışlardır.

“Bermuda Şeytan Üçgeni”nin yazarı Charles Berlitz, Amerika'da meşhur Berlitz lisan okullarını açan şahsın torunudur. Herhalde bu sebepten olacak ki, 37 dil bilmektedir. Dalgıçlık ve deniz altı araştırmalarında da uzman olan Charles Berlitz, Atlantoloji konusunda iki önemli eser bırakmıştır. “The Mystery of Atlantis” ve  “Mysteries From Forgotten Worlds”

Ayrıca Bermuda Şeytan Üçgeni isimli kitabında ve diğer kitaplarında da Atlantis konusu kısmen işlenmiştir. Berlitz'in Atlantoloji'ye katkısı konunun güncelliğini koruyarak, bu konuda çok ilginç denizaltı bulguları açıklamasından kaynaklanır.

Atlantis efsanesinin bir hayal ürünü olduğunu savunanlar, onun tek dayanağının Platon olduğunu iddia ederler. Platon'un yetiştirdiği Aristoteles de, bu öykünün masal olduğuna inanlar arasındadır. Ama Platon’a inanan talebeleri de vardır. Örneğin, Platon'dan 33 sene sonra ölen Crantor, Sais'teki Mısır rahiplerinin bazı Greklere, üzerinde Atlantis tarihini yazan iki demir sütun gösterdiklerini yazmıştır. Akademi öğrencileri arasında asi olarak tanınan Aristoteles, bilime büyük katkılarda bulunduğu halde, bazı yanlışları yüzyıllardır bilimi geri tutmuştur. Aristoteles göktaşlarını inkar ederdi, ona göre gök yüzü mükemmeldi ve taşlar, toprak elementin hâkim olduğu yerküreye aitti. Ayrıca, Pythagoras'un öğrettiği güneş merkezli (heliocentric) sistem yerine, dünya merkezli (geocentric) sistemi öğretmekle kilisenin Galeleo’yi suçlamasına malzeme olmuştu.

Plutarkhos'a göre Sais şehrinde Solon'a ders veren rahibin adı Sonchis idi. İskenderiyeli Clemens'e göre bu aynı zamanda Pythagoras'a ders veren Mısırlı rahibin adıydı. Arada geçen süre açısından, bunların aynı kişi olmaları pek mümkün görülmemektedir. Proclus'a göreyse Solon, Sais şehrinde rahip Pateneit’ten, Heliopolis şehrinde rahip Ochlapi’den ve Sebennytus şehrinde rahip Ethimon’dan ders almıştı.

Platon'un hem Critias, hem de Solon'la akrabalığı vardı. Ayrıca, kendisi de Mısır'ı ziyaret ederek birkaç yıl kalmış ve inisiye olmuştu. Onun için, bazı Atlantologlar onun Atlantis konusunu yazmadan önce, bu konuda bilgi topladığı fikrindedirler. Ancak, Platon'un açıkladığı öykünün, benzer öykülerle ilginç bağlantıları vardır. Bunlar, Greklerin ve hatta Avrupa'nın en eski edebiyatı Homeros'un İlyada ve Odysseia’sı ve Hesiodos'un Theogonia'sıdır. Homeros, Atlantis'in adını aldığı, ve Platon'a göre onun ilk krallarından olan Atlas hakkında şunları söylüyordu, Denizlerin göbeğinde bir adada, bol ağaçlı bir adada, bir tanrıça bulunmakta, kötü yürekli büyücü Atlas'ın kızı. Bütün denizlerin diplerini gören Atlas, yeri ve göğü birbirinden ayıran sütunları omzunda taşır. İlyada ve Odysseia’da, Atlas konusunda tek söz edilen yer bu kısa satırlarda Atlas’ın deniz diplerini iyi bildiği ifade edilmektedir. Bu ifade, Atlas’ın yurdunun, deniz dibini boyladığı anlamına gelen kadim bir hatıra olabilir mi? Karaib adalarının ünlü müziğinin adını borçlu olduğu, Plutarchus'a göre İngiltere kıyılarından beş günlük bir deniz seferi mesafesinde bulunan ve Atlas’ın kızı Calypso'un hüküm sürdüğü Ogygia adasının, Atlantis’ten geriye kalan bir ada olduğunu düşünmek de mümkün. Grekçe'de Atlantis, Atlan'ın Kızlarıanlamına gelir. Atlas'ın kızlarından biri de Maya'dır. Atlantolog Stacy-Judd'a göre bu, Meksiko-Yucatan'daki Mayaların Atlantis bağının bir göstergesidir.

Atlas'ın dünyanın ucunda (batıda) yerle göğü ayıran sütunları tutuğu konusuna gelince... Eski inançlardaki birçok mitolojide, yaratılışta yer ve gök ayrılmış, tufanda gök yere inmiştir. Tevrat'ta bu konuda şöyle yazar, Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı... Ve Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah kubbeyi yaptı altında olan suları, kubbe üzerinde olan sulardan ayırdı ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye Gök dedi. O halde, kadim kozmoloji açısından Atlas sütunları tutmakla, tufanı oluşturan sel sularının bir daha yeryüzüne inmesini önlemektedir.

Hesiodos ve diğer Grek mitoslarında Atlas bir Titandır. Titanlar, gök tanrısı Uranüs ve toprak tanrıçası Gaia'nın birleşmesinden meydana gelen yarı tanrı melez ve dev bir ırktı. Titanlar, merkezleri olan Othrys dağından Olympus dağındaki tanrılara karşı savaş açtılar ve yenildiler. Zeus onların her birine ayrı bir ceza verdi. İnsanlara ateş yakmayı öğreten (ışığı getiren) Titan Prometheus’un cezası, Kafkas dağlarında ebediyen karaciğerinin kartallar tarafından parçalanıp yenilmesiydi. Diğer Titanlar yer altında Tartaros'e mahkûm oldular. Atlas ise dünyayı sanıldığı gibi sırtında taşımakla değil, göğü tutan sütunları taşımakla cezalandırılmıştı. Titanlar ve savaşlarının, Platon'un kadim Atlantis Akdeniz savaşı ile benzer yanları vardır. Ayrıca ileride göreceğimiz gibi, Tevrat ve başka kutsal kitaplarda anlatılan tufan öncesi dünyaya benzer yanları da vardır.

Homeros destanının ilginç yanı, yıllardır denizlerde, evinden uzak yaşayan, Troya savaşının kahramanı Odysseia’nın sürekli olarak, Atina'nın koruyucu tanrıçası Athene tarafından deniz tanrısı Poseidon'a karşı himaye edilmesidir. Poseidon, Platon'a göre kadim Grekler'in düşmanı Atlantis'in kurucusu ve Atlas'ın babasıdır. Bu da, Troya'nın aslında Atlantis'e bağlı olduğu konusunda bazı iddiaları desteklemektedir.

Hesiodos'a göre Atlas “Beyaz Adam” Yapetos'un oğludur. Yapetos'un kardeşleri ise, Kronos, Hyperion, Okyanus, Tethys ve Themis’tir. Yapetus Nuh'un üç oğlundan biri olan ve aynı şekilde beyaz adam anlamına gelen Yafes (Yafet) ile aynı olabilir. Tevrat’ı yorumlayanlara göre O, Avrupalıların ve Türklerin atasıdır. Belki de, Atlas mitinin en kadim çağlarda kökenleri vardı ve öykünün bütünü belki de Hesiodus'un zamanlarında unutulmuştu. Belki de, birçok mitte olduğu gibi Grekler, bunları kendilerinden önceki Pelask ve diğer Akdeniz kavimlerinden almışlardı.

Efsanelere göre Atlas, Batıda Hesperides adalarında yaşamaktaydı. Bu adalar Hesperos gezegeni olan Venüs'ün batıda gün batımında gözüken yüzdür. Atlas'ın oğlu Hesperos, astronom olan babası gibi, yıldızları gözlemek için Atlas dağına tırmandığında, rüzgâr onu alıp gökyüzüne götürür. Atlas da üzüntüsünden Venüs gezegenine onun adını verir. Bu bakımdan Hesperos, Tevrat’ta Enok ve Kuran'da İdris'e benzer... Atlas'ın kızlar peri Hesperidler, Homeros'a göre batının en son durağındaki bu adalarda hüküm sürerler. Bu da, Atlantis'i anımsatır. Grek efsanelerinde Herakles'in dev yapısı, giydiği hayvan postları, kullandığı kaba güç ve elinde taşıdığı sopa ile bir mağara adamını andırıyor. Aynı Sümer efsanelerde kral Gılgamış'ın dostu Enkidu gibi. Mitolojide Herakles'e ceza olarak on iki görev verilmiştir. Bu görevlerin çoğunda Herakles canavarlarla boğuşup, kaba güçle onları yener. Diodorus'a göre Herakles kadim bir çağda, Hindistan'ı vahşi ve saldırgan hayvanlardan temizlemişti. Herakles'in on birinci görevi Hesperides adalarında Ladon isminde bir yılanın koruduğu altın elmaları almaktı. Bu elmalar vaktiyle toprak tanrıçası Titaea tarafından Zeus'a hediye edilen bir ağaçta büyüyorlardı. Zeus bu ağacı Hesperides adasına koyarak Hesperidlerin (kızlarının) korumasına teslim etmişti. Ancak onların elmaları sürekli yemelerinden dolayı, yılanı ağacı korumakla görevlendirdi. Bu öykünün, Âdem ve Hava öyküsüne benzerlikleri ilginçtir. Herakles, Hesperides adasına gittiği zaman Atlas ile karşılaşır. Atlas göğü yerden ayıran sütunları taşımaktadır ve Herakles altın elmaları sorduğunda, Herakles'in bir süre sütunları tutmasını, o arada kendisinin de altın elmaları alıp ona teslim edeceğini söyler. Herakles bunu kabul eder. Atlas da söz verdiği gibi altın elmaları getirir, ancak döndüğünde sütunları tekrar omuzlamaktan kaçınır. Herakles omzundaki kemeri düzeltmek bahanesi ile yükünü bir süre için Atlas'a devretmeyi teklif eder. Bu basit hileye kanan Atlas sütunları tekrar yüklenir, ama Herakles yükü tekrar kabul etmeyip yoluna devam eder ve altın elmaları tanrıça Athena'ya adar. Burada ezoterik olarak Poseidon-Atlas-Atlantis'ten, Athena-Greklere bir devir gözükmektedir. 

Altın elmalar konusu, Konkiskador'ların Peru’yu fethetmeleriyle yeniden gündeme geldi. Onlar, İnka kralının saray bahçesindeki, üzerinde altın meyveler asılı olan suni bir ağaç buldular. Hemen onu söküp İspanya'ya gönderdiler. Orada diğer İnka sanat eserleri gibi İspanyol krallının hazinesi için eritildi .

700 km. uzunluğunda Atlas dağları Fas'tan Cezayir'e uzanır. Tarihçi Halikarnaslı (Bodrumlu) Herodotos (M.Ö.484-420) Platon'dan önce yaşamıştır. Herodotos Atlas dağları hakkında şöyle yazıyor: Her yanı sarp ve sivri bir dağdır. O kadar yüksektir ki, dereler, tepeleri görülmez. Doğusunu saran bulutlar, gerçekten, yaz kış dağılmazlarmış. Yerliler bunun bir gökyüzü direği olduğunu söylerler. Yerliler adlarını bu dağdan almışlardır. Gerçekten bunlara Atlant'lar denir. Canlı bir şey yemezler ve rüya görmezler”. Atlas dağlarının hemen ardından Herakles sütunları (Cebelitarık), onun ardından Atlas Okyanusu gelir. Belki de Atlantis'te gerçek Atlas Dağlarının batması ile, Kuzey Afrika'daki Atlas dağları sonradan bu isimi aldı. Herodotos'a göre Herakles (Herkül) mitini Grekler Mısır'dan almışlardı. Çünkü Mısırlı rahipler Solon’a Herakles'in Amasis'den 17,000 sene önce yaşadığını anlatmışlardı. Diodorus'a göre ise, Herakles Hindistan'da bir kraldır ve astronomi öğrenmek için (Atlantis'teki) kral Atlas'ın yanına gelmiştir.

Son olarak Gılgamış efsanesine dönelim... Bu bulut fırtınanın efendisi Adad'ın bulunduğu yerde gürledi. Fırtına efendisi Adad'ın bulunduğu yer neresiydi?

“Sıcak iklim hayvan ve bitki artıklarının kutup bölgelerinde bulunması, mercan ve palmiyelerin kuzey kutbunda bulunması... Böyle değişimler, ancak yerkürenin ya dönüş hızındaki bir aksaklıktan, ya da coğrafik veya astronomik ekseninin yönünde doğan ani bir hareketten doğabilir"    Velikovsky, “Earth in Upheavel”

11,000 sene önce büyük bir uygarlık var mıydı? Bu uygarlık hemen hemen hiç iz bırakmadan yok oldu mu? Böyle bir olay şüphesiz insan belleğinde derin bir iz bırakırdı. Felaketten kurtulanlar çocuklarına o korkunç günleri anlatırdı, onlarda aynı şekilde çocuklarına anlatırlardı. Atlantis öyküsünün kalıntılarını dünyanın her tarafında görmekteyiz. Kimi yerlerde Avalon, Asgard, Aztlan, Aden gibi kayıp ülkeler öykülerde, efsanelerde yer alır, kimi yerlerde doğrudan doğruya tufan anlatılır. Ancak efsaneler kendi başlarına yeterli değildir. Bunları destekleyecek bilimsel kanıtlar da gereklidir.

Platon Atlantis'te sıcak ve soğuk suların yerden fışkırdığını yazmıştı. Bu olay volkanik bölgelerde olduğu gibi, Atlantis dağlarının su üstünde kalmış tepeleri olduğu varsayılan Azor adalarında da görülür. Platon, Atlantis'te kırmızı ve siyah taşlardan duvarlar inşa edildiğini yazmıştı, halen bu renklerde volkanik taşlar Azor kıyılarında görülür. Ayrıca insanların, dünyanın yassı olduğuna, denizin (Atlas Okyanus) dünyanın sonundan boşluğa aktığına inandığı bir devirde, Amerika kıtasının keşfinden 2000 bin yıl önce, Platon açıkça Amerika kıtasının varlığını dile getiriyordu.

Platon Atlantis'in atların yurdu olduğunu ifade etmişti. Binlerce sene evvel atların ilk soylarının Amerika'da bulunduğu ve sonradan bu kıtadan yok olup Asya'da varlığını sürdürdüğü bilinir. Ayrıca, Atlantis de fillerin bulunduğunu da yazmıştı. Çeşitli Kızılderili medeniyetlerinin kalıntılarındaki fil kabartma motifleri halen açıklanamamıştır. Paleontologlar Amerika'da mamut kemiklerini ilkel insanların yontma taş silahları ile birlikte bulmuşlardır. Ancak fillerin soyları, atlar gibi tufan sonrası bu kıtadan silinmişti. Platon'un Atlantis öyküsünde tarif ettiği kabuğu sert meyve Hindistan cevizi olabilir, bu meyvede ancak adalarda yetişir.

Mısırlı rahip "Sonchis"in anlattığı gibi, Greklerin atalarının Atlantis’le savaşmış olmaları belki de olanaksızdır. Greklerin Yunanistan'ı istila etmeleri M.Ö. 1900 yıllarına rastlar. Proto-Grek Pelasklarsa daha önceleri muhtemelen Kafkasya'dan Anadolu'ya ve Akdeniz kıyılarına göç etmişlerdi. Onlardan önceki yerliler konusunda fazla bir şey bilmiyoruz, ancak bunlar Sonchis'in anlattığı topluluklar olabilir. Ayrıca Sonchis'in anlattığı gibi Mısır'ın böyle bir felaketten sıyrılma olasılığı gözükmüyor. Tanrıça Athena'nın adı ise Neith'in anagramıdır (harflerin yer değiştirmesi ile çıkan farklı sözcük).

Platon'un öyküsü açısından diğer ilginç bir izlenim, Atlas Okyanusunun kıyılarında çok eski yerleşim ve uygarlık bölgeleri oluşudur. Kuzey Amerika'daki yapıtlara ve Peru'da Nazca yapıtlarına benzer esrarengiz yapıtları buralarda görmek mümkündür. Son zamanlarda yapılan bir araştırmaya göre, bu kıyılardaki megalit (büyük taş) yapıtlar, sanıldığından çok daha eskidir.

20-30 bin sene evvel oralarda yerleşmiş olan Aurignak adamı, taş devrinin en güzel mağara resmi örneklerini Fransa ve İspanya'da bırakmıştır. Cromagnon adamı, ölülerini yüzleri batıya çevrili gömerdi. Eski Mısırlıların ölüler diyarı Amenti, Batıda bulunuyordu. Bu motif aynı şekilde bir çok Batı mitolojisinde yerleşiktir. Batının ölüm diyarı olması güneşin battığı yer oluşundan mı? Yoksa Atlantis felaketinin bir anısı mıdır?

Velikovsky'nin doğal felaketleri daha yakın bir tarihte saptaması, onun Eski Ahit'te İbrani peygamberlerin kitaplarını harfiyen doğrulaması çabasından kaynaklanır. Bunun nedeni de, belki onun politik ilişkilerinden kaynaklanıyordur. “Çarpışan Dünyalar” adlı kitabında Velikovsky, Atlantis felaketinin aslında, Girit adası yakınlarındaki Thera (Santorini) adasının, M.Ö. 1450 yıllarında bir volkanik patlamada havaya uçmasından kaynaklandığını iddia etmiştir. Velikovsky'e göre Platon, Atlantis tarihi için 9000 yıla bir sıfır fazla koymuştur. Ona göre asıl zaman Solon'un Mısır ziyaretinden 900 yıl öncedir. Thera adasında meydana gelen bu felaket beraberinde üzerinde yerleşmiş şehri yok etmişti. Bu patlama, aşağıda anlatacağımız Krakatoa yanardağı patlamasından dört misli daha şiddetliydi. Onun meydana getirdiği felaketin Minoan uygarlığının sonu olduğu düşünülüyor. Velikovsky “Ages in Chaos” isimli kitabında Thera patlamasının Hz. Musa'nın İsrail oğullarını Mısır'dan çıkartmasıyla aynı zamana rastladığını, Mısır'a gelen cezaların volkanik zincir patlamaların etkileri olduğunu inandırıcı bir şekilde kanıtlamaya çalışmıştır. Thera-Atlantis tezi 1960 yılında Yunan Sezmolojist, Angelos Galanopoulos tarafından yeniden ortaya atıldı ve Platon'un öyküsü ve Thera olayı arasında 19 ortak nokta olduğu ortaya atıldı. Ancak bu ortak noktaların çoğu başkaları tarafından çürütüldü. Her şeyden önce, Platon Atlantis'in yerini açıkça belirtiyordu. Atlantis’in Atlas Okyanusu'nda yer aldığını ve Atlantis'in evrensel bir tufanda batan kıta büyüklüğünde bir ada olduğunu çok net anlatmıştı. Şüphesiz rahip Sonchis'in belirttiği gibi birçok felaketler olmuştur, ancak bir tufan farklı çapta bir olaydır.Belki de, Velikovsky'nin yazdığı en önemli eser “Sarsılan Dünya”dır. Bu eserde Velikovsky birçok bilimsel araştırmalara dayanarak, kanıtları bir bir inceleyen bir detektif gibi dünya geçmişindeki akıl almaz felaketleri saptamaya çalışmıştır. Onun üzerinde durduğu felaketler M.Ö.776-687 arasında, M. Ö.1500 civarlarında ve M.Ö.3200 yıllarındakilerdi. Ancak M.Ö.10.000 civarlarındaki tufan ve ondan önceki genel felaketler konusunda ilginç veriler de toplamıştır. Velikovsky'ye göre Kuzey Kubu ve Grönland civarında bulunan mercan kayalık kalıntıları, Güney Kutbu ve Antarktika’nın buzları altında bulunan sıcak iklim bitki örtüleri, o yerlerin bir zamanlar tropik bölge olduklarını gösteriyordu. Aynı şekilde Afrika ve Güney Amerika kıtalarında görülen geniş buzul izleri, ancak dünya ekseninin yer değiştirmesiyle açıklanabilirdi. Böyle bir olay ancak astronomik / meteorolojik bir dış etkiden kaynaklanabilirdi. Velikovsky'e göre hemen hemen bütün önemli sıra dağlar nispeten yakın devirlerde aniden oluşmuştu. Çoğunda acı içinde çırpınan balıkların kalıntıları tespit edilmişti ve fosilleri oluşturan nedenler ancak felaket şartlarında olabilirdi. Çünkü normal şartlarda canlı artıkları eriyip yok olurdu. Himalayalar ve Tibet bir zamanlar deniz altını oluştururken, aniden yükseldiği saptanmıştır. Aynı şekilde Amerika ve Afrika'da birçok yeni kara parçaları oluşmuştur.

Ayrıca Atlas Okyanusu'nun dibindeki sıra dağların üzerinde bulunan buzul izleri, bu dağların bir zamanlar deniz üstünde olduklarını işaret etmektedir.

Dünyanın her tarafında bulunan toplu hayvan mezarlarına dikkat çeken Velikovsky, bunların bir genel felakette sular tarafından sürüklenip, kayalar üzerinde parçalandıklarını, üzerlerine suların taşıdığı taşların yığılıp, üst üste gömüldüklerini kaydetmiştir. Binlerce parçalanmış hayvan cesetlerinin bir arada oluşunu başka türlü nasıl açıklarız? Bu tip toplu mezarlarda zaman zaman insan cesetlerinin de bulunması, bu felaketin oldukça yakın bir dönemde olduğunu gösterir. Pekin yakınlarında Choukoutien'deki bir toplu hayvan mezarında yedi parçalanmış insan iskeleti bulunmuştur. Bunlar üç ayrı ırka aitti, Beyaz, Eskimo ve Malezyalı. Bu toplu mezarlarda farklı coğrafi bölgelerin hayvanlarının bir arada oluşu, suların onları uzak bölgelerden sürüklediğini gösteriyor. Bu felakette sayısız hayvan türü yok olmuştur. Paleontolojik bulgular, felaketten önce hayvan nüfusunun oldukça kabarık olduğunu ancak, son buzul çağının sonunda (M.Ö. 10.000 sene) 40 milyon hayvanın ani bir ölümle yok olduklarını ileri sürmektedir.

Böyle bir felaket olabilir mi? Her şeyden önce bilmemiz gerekir ki, yeryüzündeki hayatımız sanıldığı kadar güvenli değildir. Tarih boyunca doğal afetler, önemli toplu ölümlere sebep olmuştur. Bir sene içersinde dünyada hemen hemen her ay olan bu afetlerde ölenlerin sayısı akıl durdurucudur. 1883'de Sumatra ve Java arasında Krakatoa adında ıssız bir adada bir yanardağ patladı. Bu patlama 2 bin mil ötede Avustralya'da insanları uykularından uyandırdı. Şok dalgaları dünyanın etrafında 7 kez döndü. Dev dalgalar köyleri sildi, gemileri kibrit çöpü gibi karaya oturttu. Dalgaları 4.500 mil uzaklara kadar ulaştı. Havaya 13 kübik mil lav püskürtüldü. Bunlar dünyanın etrafını kuşatarak gökyüzünü kararttı, aylarca dünya iklimi soğudu, çünkü bu tür volkanik bulutlar güneşten gelen ısıyı kesmişti. Felakette 62.000 kişi öldü. 526 yılında Antakya'da 250.000 kişi, 1042 yılında Tebriz/İran'da 40.000 kişi, 1556'da Çin'de 830.000 kişi, 1908'de Messina,/Sicilya'da 200.000 kişi, 1923 Tokyo civarlarında 200.000 kişi ve 1976'da Çin'de 700.000 kişi şiddetli depremlerle hayatlarını kaybettiler. Sellere gelince, Çin'de 1887'de Huang Ho nehrin taşıması en az iki milyon insanın ölümüne yol açtı. Aynı nehrin 1931'de taşıması 4 milyon insanın ölümüne yol açtı.

Atlantoloji açısından, nispeten yakın zamanlarda kayda değer iki ilginç felaket meydana gelmiştir. 1692 yılında Jamaika adası, bir korsan merkeziydi. Ani bir zelzelede Porto Prince limanının büyük kısmı 1.600 kişi ile birlikte denizin dibini boyladı. Dev dalgalar karaya vurdu. Halen deniz altında eski şehrin kalıntılarını bulmak mümkündür. 1755 yılında, 1 Ekim azizler günü dini törenlerin ortasında, Portekiz'in başkenti ve liman şehri Lizbon büyük bir depremle neredeyse yerle bir olmuştu.  Binlerce bina tamamen yıkıldı ve felaketten kaçan halkın üzerine 15 metre yükseklikte deniz dalgaları indi. Lizbon 1531 yılında da çok büyük bir depremle yerle bir olmuştu. Deprem aynı anda Avrupa'da, Karaibler de ve Kuzey Afrika'da duyuldu.  Şiddetli deniz dalgaları Amsterdam limanında gemilerin iplerini kopardı. Donnelly felaketi şöyle anlatıyor: Yer altından bir şimşek sesi geldi, hemen ardından şiddetli bir deprem şehrin büyük kısmını yerle bir etti. Altı dakikada 60.000 kişi can verdi. Korunmak için bir alay insan yeni mermer rıhtımın üzerinde toplandı. Ancak, o birdenbire üzerinde bütün insanlarla birlikte sulara gömüldü ve bir tek ölü beden su yüzüne çıkmadı. Ona yakın demirlenmiş insan dolu birçok gemi ve tekne bir su girdabının içinde yutuldular. Tek bir tekne veya gemi parçası geri dönmedi. Rıhtımın bulunduğu yer şu anda 600 fit (200 m) su altındadır. Depremin kapsadığı alan çok genişti. Humboldt derki Avrupa'dan dört misli büyük bir alan aynı anda sarsılmıştır. Baltık'tan Karaibler’e, Kanada'dan Cezayir'e kadar yer sarsılmıştır. Fas'ın bir kaç kilometre yakınlarında 10.000 kişilik bir köyü toprak yutmuştur. Büyük olasılıkla bu depremin kaynağı Atlas Okyanusunun ortasındaydı ve binlerce yıl önce Atlantis'in batmasına sebep olan felaketin yankısıydı.

Joseph Goodavage, “Astroloji-Uzay Çağı Bilimi” kitabında şöyle yazıyor: ...Isaac Newton, tuhaf konularda araştırma yapmıştır, Hermes'i inceledi ve simya üzerinde geniş bir kütüphanesi vardı. Grek mitolojisi ilgisini çekmişti ve Grek tanrılarının kayıp ve unutulmuş bir uygarlığın gerçek kişileri olabileceğini belirtmişti. Newton teoloji ve kadim gizemcilik konusunda bir milyon kelimeden fazla ve diğer ezoterik konularda 500 bin den fazla kelime yazmıştı.  İnsan tarihinde büyük değişikliklere yol açan 250 yıllık güçlü devinimlerden söz etmişti. Bu devinimleri hesaplarken Arap astrolojisindeki Arap noktaları esas olarak almıştı. Esasen bize cebiri de veren Arapların matematikleri, Newton'un zamanındaki matematikten çok üstündü. Onların matematik sistemleri Arap noktalarını da içermekteydi ki menşei meçhuldür. Gariptir ki Spengler, “Tarih ve Devinimler” adlı eserinde, Plüton gezegenin 248 yıllık yörüngesinin önemi vurgulamaktadır.  Plüton gezegenin perhelion (güneşe en yakın dönüşü) devinimleri  250 yıllık aralıklarla oluşan psiko-kültürel değişiklikleri belirlemekte ve eş zamanlılık göstermektedir... İki önemli araştırmacı Lamprecht ve Bradford, Sprengler'in fikirlerini desteklemektedir. Newton, Plüton kadar uzak ve küçük bir gezegenin etkilerini önceden belirlemiş olabilir mi? (Plüton 1930 yıllında keşfedildi). Kitabının ayrı bir bölümünde Goodavage şöyle yazıyor: Felaketleri önceden tespit etmede bilimsel yöntemlerin araştırılmasında yüzde yüz güvenilir bir kurala göre, büyük depremler her zaman güneş tutulmalarını takip eder ve çoğu zaman önemli gezegen kavuşumları ile birlikte olurlar.... Astrolojik kehanetlerin birinde Newton, İngiltere'de oluşan en ilginç doğal olaylar dizisini önceden bildirdi. Ölümünden 23 yıl sonra 1750'nin ilk üç ayında Aurora Borealis'in (Kuzey Işıkları) göklerde ani ve şaşırtıcı bir gösterisi ile başlayacaktı. Kehanetine göre Kuzey Işıklarını yıkıcı rüzgârlarla birlikte gelen büyük fırtınalar takip edecekti... Sonra büyük bir deprem dalgası Londra'da büyük hasar ve can kaybına yol açacaktı... Neredeyse çeyrek yüzyıl sonra... Kuzey Işıkları İngiliz toprakları üzerinde parladılar. Ondan sonra saatte 100 millik öldürücü rüzgârlar geldi. Korkunç bir deprem salgını... Çığlık atan Londralıları canlı canlı, evlerinde ve yataklarında gömdü.   Okyanusya civarlarında 1780 yılında keşfedilen Falcon adası, 1894'de denizin dibine çökerek yok oldu. Thomas'a göre Cook adaları arasında Tuanaki son asrın ikinci yarısında 13.000 yerlisi ile Büyük Okyanusta battı. Bir sabah balıkçılar sandalları ile denize açıldılar, döndükleri vakit adaları yoktu. 1819 yılında İndus nehrinin ağzında, depremler eşliğinde büyük bir yer parçası suların altına gömüldü. Oranın bir zamanlar kara parçası olduğunu, sadece, suların üstündeki evlerin tepeleri gösteriyordu.

Atlas Okyanusu birçok volkanik hareketlerin sık sık yer aldığı bir yerdir. 1957'de yanar dağ patlamalarıyla yeni bir ada Azorların yakınlarında ortaya çıktı. Azor adalarının dağlarının tamamı volkaniktir. İzlanda’daki yanardağların neredeyse hepsi eksiksiz faaliyettedir. Yeryüzünde toprağın aşağı veya yukarı hareket etmesi doğaldır ve hemen hemen her yerde görülür. Fransa her sene 3 milimetre batıyor; Hindistan da Ganj nehri ve Himalayalar arasındaki yer, her sene 18.1 milimetre yükseliyor. Güney Amerika'daki Ant dağlarının ise Amerika'nın keşfinden bu yana 6100 metre yükseldiği saptanmıştır. Türkiye'nin kıyılarında kaç tane su altı şehri vardır? Toprak, su seviyesinin altına indiğinde, hemen su örter. Ege Deniz'inde Thera-Santorini adası Milattan 1500 sene önce patladığı zaman, yeraltından boşalan tonlarca magma yüzünden ada çöküp, kısmen sulara gömülmüştü. Atlantis için de aynı şeyin olduğunu düşünenler vardır.

Otto Muck'a göre büyük bir gök taşının Atlantis civarlarında düşmesi ile yüzlerce yanardağ patlamış ve ardından adanın altında oluşan boşluğun çökmesi adanın batmasına sebep olmuştur. Çarpışmanın verdiği hareketle denizler karaya çıkmış ve dünyanın dört bir yanında tufan olmuştu.

1988'de San Fransisco'da bir toplantıda bir araya gelen Amerikan Jeofizik Birliğinden Rochester Üniversitesi Jeologu Asish Basu, günümüzde bilim çevrelerince en çok konuşulan tezlerden birini ortaya attı. Bu teze göre 66 milyon sene önce bir asteroit Hint Okyanusuna düşmüş ve çarpışma neticesi zincirleme yanardağ patlamaları olmuştu. Yüz binlerce sene süren bu patlamaların ardından, yaratılan bulut perdeleri dünya ısısını düşürmüş ve bir buzul çağı başlamış, dinozorların nesli tükenmişti. Hindistan'da bulunan bir kuvars taşının yoğunluğu, ancak böyle bir çarpışmanın eseri olabilirdi. Newsweek'e göre, Bazı paleontologlar halen hem asteroit tezini, hem de yanardağ tezini inkâr ediyorlar, onlara göre yavaş iklim değişiklikleri dinozorların neslinin tükenmesine neden olmuştu. Ancak yakın zamanlarda asteroit tezini savunanlar artmaya başladı. Onların iddiaları yeryüzünde bulunan bazı asteroit kraterleri ile güç kazanmıştır... Gökbilimciler yörüngeleri dünyaya yakın kesişen 1000 asteroit olduğunu söylüyorlar”.

Yukarda aktarılan olayın benzerinin, Otto Muck tarafından yıllar önce Atlantis konusunda ortaya atılması oldukça anlamlıdır. Şimdi yaşlı Mısırlı rahibin Solon'a anlattıklarına dönelim. Critias 22c'de Phaethon (fayton) öyküsünün aslında bir gök cisminin yeryüzüne düşerek büyük bir felakete sebep vermesi anlamında olduğunu belirtir. Bu da, kadimlerin ağzından bize, mitolojik öykülerinin nasıl mecazi anlamda tarihi ve bilimsel olayları örttüğünü gösterir. Rahip ayrıca yeryüzünde birçok felaket olduğunu, insanların birçok kere yok olduklarını yazar. Kısacası Atlantis'i meydana getiren sel tufanından önce başka genel kıyametler ve tufanların olduğunu açıklıyor.

Yeryüzü sürekli bir göktaşı, meteor yağmuru altındadır. Bir günde ortalama 200 milyon göktaşı yağmaktadır ve bunlardan sadece bir milyonu bir yıldız kayması görüntüsü yaratabilecek büyüklüktedir. Hemen hemen hepsi atmosferde sürtünmeyle yanıp kül olur. Ancak, zaman zaman bir göktaşı yere düşmektedir, hatta insanların ve evlerin üzerine düştüğü olmuştur. Hitit Kralı 2. Mursilis kayıtlarında rakibi Efes kralının üzerine gök tanrısı Teşup'un bir göktaşı düşürtüp öldürdüğünü yazmıştı.

M.Ö. 467'de Efes'e düşen bir at arabası büyüklüğündeki göktaşı sonradan heykeltıraşçılar tarafından tanrıça Artemis'in şekline getirildi. Aztek mabetleri de göktaşlarının düştüğü yerler etrafında inşa edilirdi. Mekke'de Kabe'nin üzerindeki kara taşın bir göktaşı olduğuna inanılır. Bütün bunlara rağmen Aristoteles göktaşlarını inkar ediyordu. 1790'da Güney Batı Fransa'da bir meteor yağmuru oldu, ama Fransız Akademisi göktaşlarını getirenleri küstahça kovuyor ve bu olayı, fiziksel olarak imkânsız olarak değerlendiriyordu. Ancak, 1820'de onların varlığı kesin olarak kanıtlandı. Ayrıca, Milattan önceki devirlerde dünyaya daha fazla meteor yağdığı tespit edildi. Güneş sisteminde serseri mayın gibi dolaşan bu parçacıkların düştükçe azaldığı sanılmaktadır.

Aya yapılan ilk teleskop gözlemleri, yüzeyinin binlerce kraterle delik deşik olduğunu gösterdi. Son bulgulara göre bütün yakın gezegenlerde de aynı izler görülüyor. Bu ışık altında şüphesiz dünyamızı farklı bir şekilde yorumlamamız gerekir. 1939 yıllında yapılan kazılar Arizona kraterinin sönmüş bir yanardağın ağzı değil, fakat dev bir meteor, daha doğrusu bir asteroitin çarpışması ile meydana geldiği kanıtladı. Varılan neticeye göre 20 bin sene önce kuzeyden saniyede birkaç kilometre hızla, bir ve iki milyon ton ağırlığında bir gök cismi yerle çarpışarak 300 kilometre çapında bir alanda bütün canlıları yok etmiş ve yeri taşı delerek bir kilometreden fazla derinliğe gömülmüştü. Teksas’taki Odessa grup kraterlerinin de aynı zamanda meydana geldiği sanılıyor. O halde ya gök cismi atmosfere inerken parçalanarak bir kaç göktaşı oluşturdu, ya da grup halinde dünyanın yörüngesine indiler. Bunların yeryüzüne tesirlerinin felaket türünden olmaları gerekir.

Asteroitler, ilkin 1802'de keşfedilen, Mars ve Jüpiter arasında bir yörüngeye yerleşmiş olan milyonlarca taş ve metal parçalarıdır. Onların patlamış bir gezegenin parçaları olabileceği düşünülmektedir. Asteroitlerin bazıları oldukça büyük ve yörüngeleri eksantrik olduğundan zaman zaman dünya ile çarpışma olasılıkları vardır. Aslında dünyanın geçmişinde asteroitlerle bir değil, birkaç kez çarpış olması güçlü bir olasılıktır. Hatta bu durumda, çarpmaması bir mucize olur. Yeryüzünde bütün asteroit kraterleri, Arizona krateri kadar belirgin değildir. Bazıları su ile dolup göl olmuş, bazılarının da arazinin kumlu olmasından dolayı izleri silinmiştir. Unutmamak gerekir ki yeryüzünün yüzde 70,8’i denizlerle kaplıdır. Deniz dibinde mutlaka kraterler vardır. Atlantolog Egerton Sykes'a göre Atlantis'i batıran meteor yağmuru Karaib taraflarında düşmüştü. Oralarda bazı meteor kraterleri bulmak mümkün. Belki yakında bu konudaki bulgular Atlantis öyküsünü aydınlatır.

11,000 sene önce böyle bir felaketin olduğu konusunda izler ve kanıtlar vardır. Bilindiği gibi, son buzul çağının sonu 10,000 sene öncedir. O zamanlardan önce, bütün Kuzey Avrupa kalın bir buz örtüsü altındaydı. Dünya su miktarının büyük kısmı buz halinde kara üzerinde oturduğu için su seviyesi daha düşüktü. Deniz coğrafyası buluntularına göre Atlas okyanusuna boşalan nehirlerin izleri deniz diplerine kadar devam ediyor ve bir zamanlar su altında olan kıyıların şu anda deniz altında olduğunu gösteriyor. Amerikan Jeoloji Cemiyetinin 1936 yılında yayınladığı bir bildiriye göre Atlas Okyanusu’nda deniz seviyesi territory çağından günümüze dek iki buçuk kilometre kadar inme ve yükselme göstermiştir. Bazı jeologlar ve deniz coğrafyacıları bir zamanlar Atlas Okyanusu’nda bir kıta olduğunu kabul ediyorlar, ancak onun Platon'un verdiği tarihten önceki bir devirde bulunduğu konusunda karar vermeyi tercih ediyorlar.

R. F. Walworth ve G. W. Sjostrom'e göre, son buzul çağında su seviyesinin düşük olması, Atlantis'in varlığı için yeterli bir sebeptir. Bu iki araştırmacının geniş bir araştırmaya dayanan tezlerine göre, periyodik gelen zincirleme volkanik patlamalar dünyanın geçmişinde uzun buzul çağları yaratmıştır. Bazı jeolojik izlere göre buzlar bütün kıtaları kaplamış, su seviyeleri alçalıp yükselmiştir. Halen güncelliğini koruyan ve Donelly tarafından ortaya atılan bir teze göre, Atlantis'in batması ile daha önce onun yüksek dağları tarafından engellenen sıcak Gulf Stream akıntısı Kuzey Avrupa'ya ulaşarak buzulların erimesine yol açmıştır. Halen yolunda devam eden bu sıcak hava akımı Avrupa'nın ısısını bulunduğu enleme rağmen ılımlı tutmaktadır. Oysa aynı enlemde bulunan Rusya'daki şehirler çok daha soğuk iklimlere sahiptir.

Kuzey Sibirya'da buzlar altında on binlerce donmuş mamut cesedi vardır. Geçen asır sonlarında bu mamutlardan en az 20.000 çok iyi durumda fil dişi çıkartılarak piyasaya sürüldüğü kaydedildi. Bu mamutların toplu bir felakete kurban oldukları ortadadır. Ani bir donmadan ölen bu mamutlardan bazıların ağızlarında halen yemekte oldukları otlar bulunduğu görülmüştür. Karbon 14 testleri, onların yaklaşık 12,000 sene önce öldüklerini gösteriyor. Profesör Frank C. Hibben'e göre, son buzul çağının sonuna gelen bu devrede sadece Kuzey Amerika'da 40 milyon hayvan ölmüştü. Amerika'da Niagara şelalelerin 12.500 yıl evvel meydana geldiği hesaplanmıştır. Cordilleras dağları yaklaşık 10,000 sene evvel meydana geldiler. Karbon 14 testlerine göre şu anda Bermuda civarlarında deniz altında olan geniş bir bölgede 11,000 sene önce sedir ormanları vardı. Aynı şekilde İngiltere’ye yakın Kuzey Denizi, İrlanda ve Grönland yakınlarında deniz diplerinde binlerce sene önce denizin dibini boylamış ormanlar görülür. Unutmamalı ki karbon 14 testlerinde çıkan neticelerde biraz kayma olabiliyor, onun için bütün bu olaylar aynı anda meydana gelmiş olabilir, ancak olayların çoğu Atlantis'in batış tarihine uyuyor .

Thomas şöyle yazıyor: And sıra dağlarının, nispeten yakın, insanların gemiler kullandıkları bir dönemde aniden yükselmiş olması gerekir. Eğer bunu reddedersek, Büyük Okyanustan 300 kilometre uzaklıkta ve 3800 metre yükseklikte Titicaca gölünde bir deniz limanın bulunmasının açıklanması olanaksız olur. Rıhtımlardaki gemi halatlarının halkaları o kadar büyük ki onlar sadece deniz aşırı gemiler için kullanılabilirdi. Ant dağlarındaki limanda halen deniz yosunu kalıntıları bulmak mümkündür. Birçok yükselmiş kumsal sahil şeridi de var. Titicaca gölünün güney kısmı halen tuzludur.

Atlas Okyanusunun ortalarında Platon'un işaret ettiği yerde deniz altında nispeten sığ olan geniş bir arazi vardır. Bunun adı Orta Atlantik Çıkıntısı (Mid-Atlantic Ridge) dır. Bazı Atlantologlar, onu batmış kıtanın kalıntıları olarak kabul ederler. 1949 yılında Colombia Üniversiteden Profesör M. Ewing’in deniz dibindeki bu çıkıntıda yaptığı araştırmalarda, genişliği dört-beş buçuk kilometre arasında değişen bir kumsal sahil şeridi bulundu. Kum ancak atmosfer şartlarında erozyonla meydana gelir ve su altında oluşması mümkün olmadığına göre bu plajın battığı kaçınılmazdır. Atlas Okyanusunun dibinde geniş alanların lavla kaplı olduğu görüldü. Fransız jeolog Pierre Termier'e göre, su altından alınan lav örnekleri cam bazalt lav türündedir ve ancak su dışındaki atmosferik basınç altında katılaşabilmektedir. Eğer su altında katılaşsaydı kristal halini alırdı. Ayrıca Termier bu lavların katılaşmalarından kısa süre sonra suya girdiğini tespit etti. Bu lavların 15,000 sene içinde suda çözülmeleri gerektiğini belirtilerek, onların Platon'un öyküsüne kuvvetli bir kanıt olduğu kaydediliyor.

Edgar Cayce, okumalarında Atlantis'in yakınlarda tekrar yükseleceğini söylemişti. İlkin 1968 Karaipler’de Bimini adası yakınlarında bir Atlantis mabedinin ortaya çıkacağını söylemişti. 1968 yılında, bu kehaneti incelemek üzere Edgar Cayce Vakfı (A.R.E.) Bimini civarlarında bir uçakla keşif gezisi düzenledi. Neticede su altında bir megalit (büyük taş) duvar veya yol bulundu. O zamandan beri Bimini yolu arkeolojik incelemelere tabi tutuldu. Yakınlarında yivli mermer bir sütün parçası ve harç ile sıvanmış bir kiremit parçası bulundu. Bimini yolunun insan işi olduğu şüphesiz. Bir gözlemcinin dediği gibi, Doğa kare şeklinde taş yaratmaz ve taşları da sıra halinde dizmez Deniz seviyesinin son buzul çağında yükselmesini göze alarak burasının en az 8 bin yıl önce deniz seviyesinin üstünde olduğu hesaplanmıştır.

Yine, Edgar Cayce okumalarına göre Atlantis günümüzden 50 bin, 28 bin ve10.600 yıl kadar önce üç kez tufana uğramıştır. Bu tufanların nedenlerini incelediğimiz de günümüzle ne kadar özdeş olduklarını tüm gerçekliğiyle görürüz. İlk tufana, günümüzde de sıklıkla kullanılmakta olan kimyasal maddeler ve silahlar neden olmuştur. Bu maddelerin ilk kez yoğun olarak kullanılmasının öyküsü, Edgar Cayce okumalarına göre şöyledir: İlk tufandan önce, M.Ö. 50.200 yılında, Atlantis’te büyük bir toplumsal kargaşa hüküm sürüyordu. Toplum yönetiminde hâkim olan ve ışığı temsil eden Bir’in Oğulları; tek Tanrı, tek din, tek eş kuralını toplumda yerleştirmeye çalışırken; karanlığı temsil eden, Belial Oğulları, toplumsal normları hiç sayıyor, insan hakları konusunda kayıtsız kalıyorlardı. Belial Oğulları’nın maddesel, sefahate eğilimli, şiddete dayalı bir hayat biçimleri ve anlayışları vardı. Toplum hayatında bu iki grubun anlaşmazlığı gittikçe artıyor, bu da iç savaşlara ve huzursuzluklara neden oluyordu. Belial Oğulları’nın bedene bağlı, materyalist yaşam biçimleri, bazı Bir’in oğullarına da cazip geliyor ve onların tarafına geçmelerine neden oluyordu. Bu sıralarda, etobur, iri cüsseli hayvanlar da, insanlar için büyük sorun oluşturmaya başlayınca, beş ırkın temsilcileri bir araya gelerek, toprak ve havadaki unsurlarda bulunan güçlü kimyasal enerjileri bunlara karşı kullanma kararı aldılar. Bu karar sonucunda hayvanların yaşadıkları mağaralara ve bölgelere çok büyük miktarlarda kimyasal madde verildi. Bilinçsizce kullanılan bu kimyasal maddeler ve güçlü patlayıcılar doğanın dengesini bozdu. Verilen gazlar, halen soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara ve depremlere yol açtı, dünyanın buzul çağına girmesine sebep olup, Atlantis’e ilk tufanı yaşattı.

Atlantis’teki ikinci tufan M.Ö. 28.000’e doğru gerçekleşti. Bu tufanın öyküsü Edgar Cayce okumalarında şöyle anlatılır: Atlantisliler ilk tufanın şokunu atlattıktan sonar hızlı bir toparlanış dönemine girdiler. Atlantis’in ikinci döneminde Atlantisliler, elektrik ve elektronik alanında önemli buluşlar yaptılar; atom enerjisi, lazer, sıvı hava, sıkıştırılmış hava, kauçuk ve bugün henüz bilinmeyen bakır, alüminyum ve uranyumdan meydana gelen madeni alaşımları günlük yaşamlarının her aşamasında kullanmaya başladılar. Asansör, telefon, radyo, Tv yaygındı. En önemli bilimsel başarılarıysa, güneş enerjisine hâkim olmalarıydı. Bu gücü denetim altında tutan merkeze, Tuaoil Taşı ya da Ateş Taşı deniyordu. Hatta kuarts kristalinden elde edilen ışınlarla insan bedeni gençleştirilebiliyordu. Bununla beraber, Ateş Taşı yıkıcı amaçlarla, işkence ve ağır cezaların yerine getirilmesinde de kullanılıyordu. Güneş prizmalarının işkence ve ceza amaçlı kullanımı öylesine artmıştı ki halk bunlara “Korkunç Kristaller” adını vermişti. İnsani değerlere hiç saygı kalmamıştı. Bu merkezin kuvvetinin çok ileri bir düzeye ulaştığı bir zamanda, ışınların elektrik güçleriyle birleşmesinden doğan bir hata, volkanik patlamalara ve tufana neden oldu.

Üçüncü tufansa, hem Mu Kıtasının ve hem de Atlantis’in yok olmasına neden olan tufandır. Edgar Cayce okumalarından bu tufanın öyküsünün de şu şekilde olduğunu öğreniyoruz: İkinci tufandan sonra teknolojilerini yeniden geliştiren Atlantisliler, Belial Oğulları’nın da etkisiyle, insan genleriyle oynamaya başladılar. Meydana getirdikleri insan ve hayvan karışımı yaratıkları köle olarak en ağır işlerde kullanıyorlardı. Bununla da yetinmeyen Atlantisliler, insanoğlunun önceleri 12 sarmallı olan DNA yapısını, 2 sarmala indirdiler ve günümüz insanlarını genetik bakımdan indirgenmiş ve mutasyona uğratılmış durumda bıraktılar. Öfke, korku, şiddet eğilimi hissi ve telepati yeteneğimizin azalması gibi olumsuzluklar, insan ırkının genlerinden bu sarmalların çıkarılması sonucudur. Atlantisliler zamanla, yaptıkları yaratım ve genlerle oynama çalışmalarını öylesine abattılar ve Dünyaya hâkim olma istekleri öylesi bir boyuta geldi ki, bir anlamda kendilerini, “Büyük Yaratıcı Güç”le eş görmeye başladılar. Çünkü “yaratmanın” sırrına erdiklerini düşünüyorlar ve “Büyük Yaratıcı Güce” ihtiyaçları olmadığını iddia ediyorlardı. Bu da, Dünyaya isyanları ve kaos dolu günleri getirdi. Engizisyon ve işkence dönemi başladı. “Yü” gibi, Lemurya’nın yavru imparatorlukları Atlantislilerin zulmünden kaçmak için Himalayalar’a oradan da yerin altına sığınarak bugün Agharta veya Şambala denilen 5. boyutsal bir uygarlık kurdular. İşi iyice ileriye götürüp, başta Alpha Centauri ve Pleiades kökenli ve Dünya Spiritüel Hiyerarşisi tarafından dışlanan ve “asiler” denilen gruplarla da ittifak içine girdiler. Öte yandan, Dünyadaki askeri gücün büyük bölümüne sahip olma istekleri onları, Ana İmparatorluk “Lemurya”yı yok etme düşüncesine de götürdü. Çünkü Lemurya da, tıpkı Atlantis gibi egosunu ön plana almış, Dünya üzerinde hâkimiyetini sürdürmek isteyen bir konumdaydı ve Atlantis’in Dünyaya hâkim olma yönündeki amacına engel teşkil ediyordu. O tarihlerde Dünyanın iki uydusu (ayı) vardı. Atlantisliler uzaylı asilerle yaptıkları ittifaktan da güç bularak bu aylardan birini Lemurya’yı yok etmede kullanmaya karar verdiler. Şimdiki Dünya ayının dörtte üçü büyüklüğündeki ikinci ay Maldek’i spiral çizen bir yörüngeye soktular. Uzay gemileri, çekme ışınlarını kullanarak, bu ayı Lagranj (kritik kütle konumu) noktasına yaklaştırdılar ve parçacık ışın silahlarını ateşleyerek ay tam Lagranj noktasına girmeden parçaladılar. Ay parçalarının oluşturduğu meteor sağanağı Lemurya’yı ve Atlantis kıtasını suyun üzerinde tutan gaz odalarını parçaladı. Böylece her iki kıtada üzerlerinde yaşayan binlerce insanla birlikte, büyük depremler ve su baskınlarıyla okyanusun derinliklerine battı.

Atlantis’te dinsel yozlaşma Osiris’in ortaya çıkışına kadar sürdü. Naacal tabletlerinden ikisi günümüzden 22 bin yıl önce Atlantis’te doğan bu olağanüstü insana ayrılmıştır. Tabletlere göre Osiris genç yaşında, doğduğu yeri terk ederek Mu’ya gitti ve burada “Bilgelik Okulları”ndan birisine girdi. Mu kıtasında Naacaller arasında üstat rahip ve kutsal kardeş unvanını alana kadar kalan Osiris, dinsel reform başlatma göreviyle ülkesine geri döndü.

Yozlaşmış Atlantis dinine ve rahipler sınıfına karşı savaş açan Osiris, güçlü kişiliğiyle halkı da yanına aldı ve yozlaşmış rahipleri, itibarını yitiren mabetlerden temizledi. Ölene kadar ülkesinin ruhani lideri olan Osiris, kendisine teklif edilen imparatorluk unvanını reddetti. Öldükten sonra takipçileri ve rahip kardeşleri onun anısına, yaydığı dine Osiris dini adını verdiler.

Osiris adı Mısır tanrıları arasında da geçmektedir. Bu adın Hermes (Toth) tarafından Mısır’a getirildiği, fakat zaman içersinde bu saf dinin yozlaşması nedeniyle Osirisi’in de ilkel tanrılardan birine dönüştüğü sanılmaktadır. Mısır tanrı panteonunda adı daima Osiris’le beraber anılan İsis, aynı tanrının dişil ifadesi, her ikisinin oğulları olan Horus da kutsal kelamın ifadesidir. Günümüzden 16.000 yıl önce Mısır’a gelen Hermes; burada Osiris ekolünün devamını, kurduğu okullar ve kutsal mabetlerle yaymış ve günümüzden 5.000 yıl öncesine firavun Menes dönemine kadar Mısır medeniyetini etkilemiştir. Daha sonraları Osiris ve İsis gibi tanrısallaştırılarak, üç defa büyük anlamına gelen trimejist sıfatı verilen Hermes; hem rahip, hem kral, hem de din kurucusu olarak kabul edilmiştir.


 
  Bugün 41 ziyaretçi buradaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
İLGİSİZ BİLGİ YETERSİZ, BİLGİSİZ İLGİ TEHLİKELİ, SEVGİSİZ İLGİ VE BİLGİ DEĞERSİZDİR.