İÇİNDEKİ IŞIĞIN FARKINDA OLMAYAN, BAŞKASINDAKİ IŞIĞI NASIL GÖRSÜN?
   
  EVRENSEL ĞRETİLER - EVRENSEL BİLGELİK YOLU
  Mu Uygarlığı
 

Hani çocukken dinlediğin ve bir varmış, bir yokmuş diye başlayan öyküler vardır ya... İşte ben de bu bölüme, bir zamanlar, zamanımızdan 900 bin yıl kadar önce, yeryüzünde ilk uygarlıkları kurmuş olan, dinozorumsu ve sürüngenimsi canlılar varmış diye başlıyorum. Ancak, kendilerinden başka hiçbir canlıya hayat hakkı tanımayan bu canlıların, o dönemlerde karada yaşayan, memeli deniz öncelleri denen varlıkların (yunuslar ve balinalar) ve dünya spritüel hiyerarşisinin de desteğiyle dünyadan yok edilişinden bir süre sonra dünyada insan ırkı var olmaya başlamış. Dünya insanları ilk kolonilerini, Pasifik Okyanusu üzerinde, Amerika’yla Asya Kıtası arasında, merkezi ekvatorun biraz güneyinde Lemuria Kıtası (MU) denilen yerde kurmuşlar. Buraya kadar “-mişli geçmiş zamanla” anlattığımız bu kıta, hayal ürünü bir öykü değil; aslında, insan denilen üstün varlığın yeryüzünde gelişerek devam edecek sonu bilinmez öyküsünün başladığı yerdir.

Her şey,  günümüz evrim kurallarına, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkılar sağlayan İngiliz araştırmacı, Albay James Churchward’ın 1880 yılında görevli olarak gittiği Hindistan ve Tibet’te başladı. 1883 yılında, Batı Tibet’te bulunan bir manastırda eski dinlerin kökenleriyle ilgili çalışmalar yaparken tanıştığı başrahip “Rishi”den, günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları kanıtlanmış bir takım taş tabletlerin varlığını öğrenen Churchward, Naacal Tabletleri olarak adlandırılan bu tabletleri çözümleyebilmek amacıyla manastırda fazladan iki yıl kalır. Rishi'nin Churchward'a, binlerce yıldır sır olarak saklanan tabletleri gösterme nedeni bazı sırların batı dünyasına açıklanma zamanının geldiğine inanmasıdır. Churchward’ın tabletleri çözümleyebilmesi için Naacal ya da Naga-Maya dilini öğrenmesi gerekiyordu. Hindistan’da en ilkel Hint dili olarak bilinen arkaik Sanskritçeden daha eski ve ölü bir dil olan bu dil, çeşitli sembol ve şekillerden oluşuyordu. Bu dili Rishi’den öğrenen Churchward, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da, Mısır’da, Avustralya’da, Güney Pasifik adalarının nerdeyse tamamında, Orta Asya ve Sibirya’da 50 yıl sürecek araştırmalar yaptı. Ancak, Churchward’ın toplam 50 yıl süren bu araştırmalarında elde ettiği tüm bilgi ve belgeler, Amerikalı jeolog-arkeolog William Niven’in 1921-1923 yıllarında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler olmasaydı, kendi başlarına bu kadar etkileyici ve gerçekçi olamazdı.

          Niven’in bulduğu 2600’den fazla tablet de, Tibet’te Churchward’a gösterilen tabletler gibi Naacal diliyle yazılmış olduğundan, bu tabletlerin çözümlenmesi de Churchward tarafından yapıldı. Churchward ve Niven tarafından ortaya çıkartılan bu tabletlerin dışında, bu büyük kıtanın varlığını kanıtlayan diğer bazı bilgi, belge ve yapıtlar şunlardır:

          1.      Bugün British Museum'da bulunan ve Yucatan'daortaya çıkartılmış eski bir Maya kitabı olan “Troano El Yazması”.

          2.      Bu yazmayla aynı yaşta olan ve bugün Madrid Ulusal Müzesinde bulunan bir başka Maya kitabı “Cortesianus Kodeksi”.

          3.      Paul Schlieman tarafından Tibet'te bir Budist tapınağında bulunan “Lhasan Belgesi”.

          4.      Niven'in Alaska'da bulduğu, Mu kıtası sembolleriyle işlenmiş bir totem.

          5.      Hindistan, Çin, Burma, Tibet ve Kamboçya'da bulunan çeşitli yazılar, kitaplar ve efsaneleri.

          6.      Pasifik adalarında özellikle Tahiti, Samoa, Tonga, Cook adalarında bulunan arkeolojik kalıntılar.

          7.      Kuzey Amerika'da bulunan ilkel Amerikalılara ait yazı ve kitabeler.

          8.      Eski Yunan filozoflarının yazı ve kitapları.

9.      Yaklaşık 12.000 yıllık geçmişi olan ve kitabesinde kabartma olarak “Geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” yazan Uxmal Tapınağı.

10.    Meksiko şehrinin 96 km güneybatısında yer alan ve üzerindeki kabartma yazıda "Batı ülkelerinin yıkımının anısına inşa edilmiştir” yazan Xochicalo Piramidi.

Tüm bu saydıklarımız bize, Mu Uygarlığının kolonileştirdiği ve daha sonra bağımsızlaştırarak birer imparatorluğa dönüştürdüğü en önemli iki devletin, Atlantis ve Uygur İmparatorluğu olduğunu; günümüzde antik Mısır, Yunan, Çin, Hint ve Maya uygarlıkları diye bilinen uygarlıkların kökeninde de Mu uygarlığının yattığını ortaya koymaktadır.

15 bin yaşında oldukları belirlenen Naacal Tabletleri evrenin başlangıcı ve ortaya çıkışı konusunda ayrıntılı öngörüler kapsamaktadır. Bu tabletlere göre: Her şey hayatsız, sakin ve dingindi. Karanlık ve boşluk, uzayda sonsuz büyüklükteydi. Sadece Yüce Ruh, kendi kendine var olan Büyük Güç, Yaradan, Yedi Başlı Yılan âlemleri yaratma arzusu duydu ve yarattı. Dünyayı yaratmayı ve onu canlılarla doldurmayı arzuladı ve Dünyayı ve içindeki her şeyi yarattı. Yedi Başlı Yılanın en yüksek yedi müdrikesi yedi emir verdi:

1. Uzayda şekilsiz ve dağınık olan gazlar bir araya gelsin ve toprağı teşkil etsin! Gazlar, o zaman, girdaplı bir kütle şeklinde bir araya geldiler.

2. Gazlar, Dünyayı teşkil etmek için katılaşsınlar! O zaman gazlar katılaştılar; hacimler dışarıya çıktı. Hacimlerden su ve hava oluştu ve hacimler yeni Dünyanın içine gizlendi. Karanlıklar hüküm sürüyordu ve hiçbir ses yoktu, zira ne hava ne de sular henüz şekillenmemişti.

3. Dıştaki gazlar birbirinden ayrılsınlar ve sularla havayı teşkil etsinler! Ve gazlar birbirinden ayrıldı; bir kısmı suları meydana getirdi ve sular dünyayı kapladı, öyle ki, hiç bir şey görünmüyordu. Suyu meydana getirmeyen diğer gazlar havayı teşkil ettiler ve ışık bu hava içinde yayılıyordu. Güneş ışınları, havadaki ışık ışınlarıyla karşılaştı ve gündüzü meydana getirdi. Işık dünyanın yüzeyine alıştı. Havada sıcaklık da vardı. Ve güneşin ışınları havadaki ısı ışınlarıyla karşılaştı ve ona hayat verdi. Ve yeryüzünü ısıtmak için ısı oldu.

4. Toprağın içindeki gazlar, suların yüzünden yukarıdaki topraklara yükselsin!  O zaman toprak altındaki ateşler, üzerinde sular bulunan toprakları yükselttiler ve onlar yüzeyde belirdiler ve bu açık toprak oldu.

5. Hayat sulardan ortaya çıksın! Ve Güneşin ışınları suların balçığında toprağın ışınlarıyla karşılaştılar ve sularda balçığın taneciklerini, kozmik yumurtaları (RNA-DNA) teşkil ettiler. Bu kozmik yumurtalar kendilerine emredildiği gibi, hayatı meydana getirdiler.

6. Hayat yeryüzünde ortaya çıksın! Ve Güneşin ışınları, toprağın tozu içinde yerin ışınlarıyla karşılaştı ve orada kozmik yumurtalar teşekkül etti; ve bu kozmik yumurtalardan, emredildiği gibi yeryüzüne hayat yayıldı.

Ve bu olunca yedinci müdrike emretti:

7. İnsanı kendi biçimimizde yapalım ve ona yeryüzünde hükmetme gücü verelim! O zaman Narayana, Yedi Başlı Müdrike, evrendeki her şeyin Yaratanı, insanı yarattı ve bedeninin içine, yaşayan ve fani olmayan bir ruh yerleştirdi ve insan, zihinsel gücü sayesinde Narayana gibi oldu. Ve yaradılış tamamlandı.

Günümüzün geçerli evren ve yaşamın oluşumu teorilerine bu denli benzerlik tesadüf olamaz. Zaten, en az 70 bin yaşında olan bir uygarlıktan daha farklı bilgiler ummak da saçmalık olur.

Mu Uygarlığının zamanımızdan ne kadar süre önce var olduğu ve kaç yıl yeryüzünde hüküm sürdüğü, Mısırlı rahip ve tarihçi Manetho'nun papirüs yazmalarının birinden elde edilen “Atlantis bilgeliği 13.900 yıl hüküm sürdü” tümcesinden yararlanarak hesaplanabilir.

Atlantis 11.500 yıl önce sular altında kalmıştır. Buna 13.900 yıl eklenirse, ilk Atlantis kralının 25.400 yıl önce hüküm sürdüğü ortaya çıkar. İlk Maya kralı 34.000 yıl öncesine aittir. Arada 8600 yıllık bir fark vardır. İlk Mu İmparatoruyla ilk Maya kralı arasında da aynı zamanın geçtiği kabul edildiğinde, Mu' nun 50.000 yıl  ya da daha önce gücünün doruğunda olduğu tahmin edilebilir.

Churchward, Mu Kıtasını şöyle tanımlamaktadır:

Paskalya Adasıyla Fiji Adaları arasında çizilen bir çizginin boylam sınırını oluşturduğu; doğudan batıya yaklaşık on bin kilometre; kuzeyden güneye beş bin kilometreden fazla boyutlara sahip; üç kara parçasından oluşan ve bu karaların birbirlerinden boğaz ve denizlerle ayrıldığı olağanüstü bir ülkeydi. Kuzeyden Hawai’nin güneyine kadar yayılan vadilerle dolu geniş toprakları, düzlükleri olan bu tropikal ülkede; sürülü tarlalar ve bereketli meralar, vadileri, ovaları ve üzeri alabildiğine bitkilerle dolu alçak tepeleri örtmekteydi.

Churchward’ın bu tanımlaması, Hint ve Maya arşivlerine, ayrıntılarını Maya Uygarlığı bölümünde vereceğim ve Rongo-Rongo diye bilinen Paskalya Adası Tabletlerine, Lhassa Belgelerine, İspanyol Juan Troy Ortelano’nun sahibi olduğu ve Rahip Brasseur tarafından Maya dilinden çevrilerek 1869 yılında yayınlanan, yukarıda resimlerini verdiğim 3500 yıllık Troano Yazmalarına dayanmaktadır. Aşağıdaki haritalar Churchward’ın temsili olarak çizmiş olduğu Mu kıtasının yerini gösteren haritalardır.

Hiçbir dağ silsilesi, bu Dünya Cenneti’nde dimdik değildi; çünkü dağlar henüz toprağın bağrından itilmemişti. Bu büyük ve zengin ülke, tepeler ve bereketli ovalar arasında ağır ağır akan çok geniş ve sayısız ırmak ve derelerle doluydu. Yeryüzü gür bir bitki örtüsüyle kaplıydı; bitki ve ağaçlardaki parlak renkli kokulu çiçekler, manzaraya ayrı bir ışık katıyordu. Irmak kıyılarında dimdik füjerler yükseliyor ve palmiyeler kıyı boyunca uzanıp gidiyordu.

Toprağın alçak olduğu yerlerde su akışı, pek derin olmayan göller meydana getirerek genişliyordu. Bu nehir göllerinde binlerce kutsal lotus yaşardı.

Suları serin ırmakların üzerinde rengârenk kelebekler uçuşuyor, suyun ayna gibi yansıyan yüzünde kendi güzelliklerini iyice seyredebilmek için iniyor-çıkıyor, olağanüstü hareketler yapıyorlardı. Çiçekten çiçeğe uçuşan sinek kuşlarının kanat sesleri, gün ışığında canlı bir neşe örneği titreşip duruyordu. Ağaç ve otlaklardaki kanatlı şarkıcılar, birbirleriyle yarış edercesine ahenkle ötüşüp duruyorlardı.

Bu tanımlara göre Mu, mutlu ve neşeli bir doğal yaşamla kaynaşıyordu. Kıtada, on kabileden meydana gelen 64 milyon insan yaşamaktaydı. Kabileler birbirinden ayrı olmakla beraber, aynı yönetim altında birleşmişlerdi. Mu’daki egemen ırk, son derece güzel, beyaz ya da yeşilimsi derili, gözleri iri ve tatlı koyu renkli, saçları sert ve siyahtı. Bu beyaz ırkın yanı sıra, sarı, esmer, siyah derililer de vardı, ama bunlar egemen durumda değillerdi. Churchward’a göre Mu’nun bu sakinleri Valmiki tarafından, Doğunun ve batının okyanuslarında, kuzeyin ve güneyin denizlerinde, bütün dünyada kendi gemileriyle dolaşan, büyük denizci ve gemici olarak tanımlanmışlardır. Çok iyi mimar da olan bu insanlar, büyük mabetler, taş saraylar ve anıtlar inşa etmişler, üzerleri işlemeli monolitler dikmişlerdi.

Lhassa belgelerine göre, ülkenin üç bölgesine dağılmış şehir, kasaba ve köylerin dışında, din, bilim ve eğitim merkezi olan yedi ana kentleri vardı. Bu şehirlerin çoğu nehir ağızlarına kurulmuştu ve dünyanın her yerine giden gemilerin bağlı olduğu önemli ticaret merkezleriydiler. İyi döşenmiş geniş yollar, örümcek ağı gibi her yöne gidiyordu. Döşeme işi o kadar güzeldi ki, taşların arasından tek bir ot bile fışkıramıyordu. Ülkenin her yerinde “şeffaf mabetler” denen, damsız ve taştan yapılmış mabetle bulunmaktaydı. Ra’dan gelen ışınların, Tek Tanrı’ya tapanların başına düşmesi için dam hiç kullanılmıyordu. Zenginler, kıymetli taşlarla süslü ağır elbiseler giyerler, çıplak hizmetkârların hizmet ettiği büyük saraylarda otururlardı.

Mu uygarlığının ulaştığı seviyeyi gösterme açısından bir başka kaynaktan yararlanalım. Günümüzden üç bin yıl önce yazılmış Mahabharata'da, uzak geçmişte insanoğlunun kullandığı bir silah tarif ediliyor: Dumansız bir ateşin ışıltısına sahip olan ve alevler saçan bir mermi atıldı. Birden her yer karanlığa gömüldü. Daha sonra, gözleri kör eden bir ışık ve kulakları sağır eden bir gürültü çıktı. Ardından meydana gelen büyük ısıda sular buharlaştı. Filler, atlar, insanlar bir anda kavruldu. Ağaçlar tamamen yandı. Her yer yeniden aydınlandığında koca ordudan geriye sadece bir avuç kül kalmıştı...

Mahabharata efsanesi ve Sodom-Gomorrah'nın yok oluşu gibi diğer bazı efsaneler, Atlantis ve Mu kıtalarının batışı teorilerinden birisini destekler niteliktedir. Ancak bu konuya daha sonra değinileceği için şimdi, Mu uygarlığının yönetiliş biçimine ve bunun aracı olan ilk tek Tanrılı dine, "Mu Dini"ne göz atalım.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, insanın beş ırkının bu kıtada yaratıldığı, sonraları yeryüzüne yayıldıkları ve Mu anakarasında yaklaşık olarak 64 milyon insan yaşıyordu. Çok büyük bir bölümü beyaz renkli ve sarışın olan insanların yanı sıra, siyah, esmer, kızıl, sarı ırka mensup insanlar da büyük bir uyum içersinde, hep bir arada ve tek tanrı inancıyla yaşamaktaydılar. Bu tek tanrıyı güneş sembolüyle ifade etmişler ve “Ra” adını vermişlerdi. Bu nedenle, Mu uygarlığına “Güneş İmparatorluğu” da deniyordu. Rahip-kral olarak görev yapan liderlerine Ra-Mu, aynı zamanda bilim adamı da olan rahiplerine Naacal denilmekteydi. Ra adı daha sonra, Maya ve Mısır dillerinde de aynı anlamda kullanılmıştır. “Kutsal Sırlar Kardeşliği” nin üyesi olan Naacaller'in tüm dünyaya yaymış oldukları “Mu Dini”, belki de insanlığın tanıdığı ilk tek Tanrılı dindi. Naacaller bu dini, sıradan insanlara, anavatan ve kolonilerin halklarına anlatırken, anlaşılması daha kolay olan semboller dilini kullanmayı tercih ediyorlardı. Bu sembollerin Ezoterik anlamlarını sadece inisiye edilmiş kardeşler ve imparator Ra-Mu bilmekteydi.

Naacal sembolleri daha çok geometrik şekilleri kapsıyordu. Naacal öğretisi, evrenin ortaya çıkışında en önemli görevin Tanrının geometri ve mimarlık vasıflarına düştüğünü öngörmekteydi. Mu dinine göre Tanrı o kadar kutsal bir varlıktı ki, doğrudan ağza alınamazdı. Bir sembol vasıtasıyla ifade edilmezse, sıradan insanlar tarafından idrak edilemezdi. İşte bu Yüce Varlığın sembolü, Güneş yani “Ra”ydı. Tanrının güneş olduğu iddiasındaki tüm saptırılmış iddiaların ve güneş kültü diye nitelendirilen inanışların kökeninde yatan olgu budur. Naacal öğretisinde Güneş doğrudan Tanrı değil, onun birliğinin ve tekliğinin kitleler tarafından daha iyi anlaşılması için seçilmiş olan bir semboldü. Sembollerin kullanılmasındaki bir diğer amaç da, belirli ifade tarzlarının kalıplaşmasını önlemek ve gelişmeler doğrultusunda sembollere yeni anlamlar yükleyerek, dinin bağnazlıktan ve doğmalardan kurtulmasını sağlamaktı. Ancak, uygarlık çöküp, ana kaynak yok olunca, zaman içinde bu sembollerin kendileri putlaştı ve çok tanrılı dinlerin doğmasına neden oldu.

Semboller vasıtasıyla tek Tanrıya tapmayı öğreten dinin büyük rahibi ve kutsal kardeşlik örgütünün de başı, Ra Mu'nun kendisiydi. Ancak imparatorun hiçbir Tanrısal kişiliği yoktu ve sadece konumu nedeniyle, sembolik olarak Güneşin Oğlu unvanını taşıyordu.

Naacal kardeşlerinin, öğretilerini yaydıkları ve yeni üyeleri inisiye ettikleri mabetler, kıtanın her yerine ve kolonilere dağılmış vaziyetteydi. Dev blok taşlardan yapılan bu mabetlerin damları yoktu ve bunlara şeffaf mabetler deniliyordu. Güneş ışıklarının inisiyeler üzerine doğrudan ulaşması için mabetlere dam yapılmıyordu. Bu da bir tür semboldü ve Ezoterik anlamı, Tanrı ile insan arasında hiçbir engel olamayacağı şeklindeydi. Günümüz Masonluğunda da aynı sembol kullanılmakta ve Mason mabetlerinin tavanları, sanki üstü acıkmış gibi, gökyüzünü sembolize eder biçimde düzenlenmektedir.

Mu dini sembollerinin en önde geleni, “Mu Kozmik Diyagramı”dır.

Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, “Ra”nın, yani tek Tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, içice geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanıysa, yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü simgeler. Her ikisinin bir arada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Bu yıldızın oluşturduğu on iki kapının her biri bir bilgeliği/fazileti simgeler ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca, cennetin kapılarından geçebilecek, Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka âlemlerin de bulunduğunu; onun dışındaki çemberse öteki dünyayı, Mısırlılardaki Amenti’yi, aracı dünyayı; bunun dışındaki on iki fisto ise, insanın uzak durması gereken on iki kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer âlemlere geçmeden önce, bu on iki dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır. Aşağı doğru inen sekiz şeritli yolsa, ruhun cenneti kazanması, Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken, yükselen yolu ve aşamaları simgeler. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsana ulaşmak zorundadır. Bu sekiz yol Buda’nın Sarnat Ormanı’nda verdiği ilk vaazda müritlerine öğrettiği sekiz bilgeliğin hemen hemen aynısıdır.

Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü Güneş, dişil sembolü Ay’dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem, Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş ve aralarında dar boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleriyle, onlardan ortaya çıkan İlahi Kelamı, yani evreni simgeler. Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini simgeler. Bu sembol, Osiris’le önce Atlantis'e, buradan Hermes’le Mısır'a, Mısır'dan Pisagor’la Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.

Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği, inisiasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmış bu inisiasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Mu dininin dört temel kavramı vardır:

1. Tanrı tektir. Her şey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.

2. Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.

3. Ruh, mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.

4. Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.

Naacal öğretisine göre, Tanrı, sevginin ta kendisidir ve tüm evreni de sevgi üzerine kurmuştur. Ancak bu evrensel sevgiyi kavrayabilecek vasıfta olan ruhlar ona geri dönebilecek yeterliliktedir. Bu vasıflara sahip bir insan olabilmek ancak Naacal kardeşi olmakla ve kardeşlerin de öğretiyi derece derece sindirmeleriyle mümkündür. Naacaller, yalnızca üstat rahiplerin bu aşamaya ulaşabileceklerini kabul ederler. Naacal öğretisinin bir diğer temel dayanağı, Tanrısal Nurdan çıkmış olan dört temel gücün, kâinatı kaostan düzene geçirmiş oldukları teorisidir. Tanrının kendi asli nitelikleri olarak kabul edilen bu dört temel güç, “dört büyük inşaatçı”, “dört büyük mimar”, “dört büyük geometri üstadı” olarak adlandırılır. Bu dört temel eleman, ateş, hava, su ve topraktır. Semavi dinlerin doğuşuyla bu dört temel eleman, “dört baş melek” olarak adlandırılmışlardır. Naacaller bu dört temel gücü gamalı haçla sembolize etmişlerdir.

Niven'in bulduğu tabletler üzerinde rastlanan bu haçlardan, kollarının dördü de aynı uzunlukta olan dört gücün eşitliğini; uçları kıvrık gamalı haçlardan ağızları sola dönük olan iyiliği; sağa dönük olansa kötülüğü simgelemektedir.

         Bu konular üzerinde derin araştırmalar yapmış olan Hitler'in, imparatorluğuna sembol olarak ucu sağa dönük-gamalı haçı seçmiş olması bir tesadüf değildir. İsa'nın da öğretisinde kullandığı haç sembolü aynı kaynaktan, Mu'dan gelmektedir.

İlk tek Tanrılı dinin sahibi  Mu insanı, sembolizmin yanı sıra pek çok konuda da ileri düzeyde bir uygarlığa sahipti. Isınmak ve elektrik enerjisi elde etmek için yer altı gazlarından ve güneş enerjisinden yararlanıyor, kuartz kristallerini şifa vermek, bilgi kaydı, enerji yoğunlaştırma ve aktarımı gibi değişik amaçlarla kullanabiliyordu. İlk koloninin kurucuları olan bu insanlar, hayatın tüm düzeylerinde demokratik ilkelerin geçerli olduğu bir Lyra/Sirius uygarlığı oluşturdular. Sonraki 850.000 yıl boyunca da bir dizi yavru imparatorluklar kurarak yeryüzünde yayılmaya başladılar. Ama, kader ağlarını örüyordu ve günlerden bir gün Mu, depremlere kurban oldu. Kıta, okyanusun dalgaları gibi kıvrım kıvrım olup, tümüyle yerinden kalktı. Şiddetle sarsılan yer, rüzgârın önünde yaprak gibi titredi. Tapınaklar, saraylar çöktü; anıtlar, heykeller devrildi. Kentler artık birer yıkıntı kümesiydi.

Bir yükselip, bir inerek titreyip çırpınan topraktan fışkıran alevler bulutları delerken, çapı kilometrelerce tutan kızıllıklar oluşturdu. Gökten düşen yıldırımlar, yerden çıkan alevlerle birleşirken, kalın, siyah bir duman tabakası tüm ülkeyi kapladı. Dev dalgalar sahillerde ve şehirlerde patlıyor, zaten birer harabe haline gelmiş bu yerlerdeki tüm canlıları yok ediyordu. Mabetlere sığınmaya çalışan insanların dehşet çığlıkları, doğanın kükremesi arasında kaybolup, giderken, ateş ve dumanla vurulan mücevher elbiseli erkek ve kadınlar, Lhassa belgelerine göre şöyle haykırıyorlardı:

“Ya Mu, Kurtar bizi!” ... Artık çok geçti...

Troana Yazması ve Cortesianus Codexi’nden öğrendiğimize göre, koca kıta; yeryüzünü kaplayan korkunç alevler ve her yandan gelen dev gibi dalgalar tarafından bir gecede bölünüp, yıkılarak, karanlıklara gömülmüştü. İnsanın Ana Vatanı Mu, gururlu şehirleri, sarayları, sanatı, bilimi ve kültürüyle şimdi geçmişin malıydı. Okyanus onun kefeni olmuştu. Geriye kalan bir avuç insan, ada halini almış birkaç toprak parçasına sıkı sıkıya sarıldılar. Her şeyden yoksun hale gelen bu insanların elinde ne alet, ne elbise ne yiyecek vardı. Ailelerinin, dostlarının yok olurken attıkları çığlıklar hala kulaklarında çınlamaktaydı. Churchward, Troana Yazmalarında anlatılan bu yok oluşta, şu bölüme dikkat çekmektedir:

6 Kan senesi Zac ayının 11 Mulucu’nda, 13 Chuen’e kadar, aralıksız devam eden korkunç yer sarsıntıları meydana geldi. Tepeler Ülkesi (Mu Toprakları) kurban edildi. Toprak iki kez yükseldi, yer altındaki ateşler tarafından hiç durmadan sallandı ve geceleyin yok oldu. Bu ateşler, sınırlı olarak, toprağı birkaç kez çeşitli yerlerinden havaya kaldırdı ve indirdi. Sonunda toprağın yüzü parçalandı ve on kavim darmadağın oldu ve yok oldu. Her şey 64 milyon insanla, bu kitabın yazılışından 8000 yıl önce karanlığa gömüldü.

Churchward, konumuzla ilgili olarak, Cortesianus Codexi’nden de şunları aktarmaktadır:

“Homen’in güçlü koluyla yer, gün batımından sonra sarsıldı bütün gece; Tepeler Ülkesi Mu toprakları sulara gömüldü.

Ölü reisin evinde şimdi hayat yok, hiçbir şey hareket etmiyor. Mu, iki kez temelleri üzerinde sıçradı: Derinliklerin kralı serbest kalarak, onu yukarıdan aşağıya sarstı, öldürdü ve sulara gömdü.

Mu, iki kez temelleri üzerinde sıçradı ve sonra ateşle kurban edildi. Yer yukarıdan aşağıya titreyişlerle silkelene silkelene parçalandı. Her şeyi boş bir kitle gibi alt üst eden sihirbaz, tekmesini savurarak onu aynı gece kurban etti.

Le Plongeon’un Lhassa belgelerindeyse bu felaket şöyle tanımlanmaktadır:

Bal yıldızı, şimdi yerlerinde yer ve gökten başka bir şey kalmayan, altın kapılı ve şeffaf mabetli yedi şehir üzerine düştüğü zaman, fırtına önündeki yapraklar gibi titrediler, yerlerinden oynadılar. Ateş ve duman demetleri saraylardan fışkırdı. Hava, insanların korkunç çığlıklarıyla doldu. Halk, mabet ve kalelerde sığınacak yer aradı. Mu Bilgesi (Rahip-Kral, Ra-Mu) karşılarına dikildi ve onlara: << Ben bunu size önceden söylemedim mi? Hepiniz bugün, hizmetkâr ve servetinizle öleceksiniz; küllerinizden başka milletler yükselecek. Şayet onlarda giydikleriyle değil, ama verdikleriyle üstün olduklarını unuturlarsa, aynı akıbete uğrayacaklardır.>> Alevler ve duman Mu Bilgesi’nin sözlerini yuttu; toprak ve üzerindeki her şey parçalandı ve derinlere gömülüp gittiler.

Çevirisi Le Plongeon tarafından yapılan, M.Ö. 5nci yüzyılda Maya dilinde yazılmış olan şu ilahi de çok ilginçtir:

Ağır ağır yarıldı sular
Düzlüklere yayılarak,
Kapladı her yanını toprakların.
Plajlarla, tepelerin olduğu
Alçak yerlerde hortumlar oluştu
Ve suları, toprağı kapladı.
Yaşayan ve ne varsa kımıldayan
Sular örttü üzerini.
Tortular kaldı geriye,
Batan, sulara
Mu’nun topraklarıydı.
Sadece tepeler çıktı
Sudan dışarı.
Islık çaldı girdaplar,
Orada, burada
Soğuk hava gelinceye dek.
Ipıssız vadilerde
Şimdi buzlu uçurumlar var.
Delikler kille dolu.
Bir ağız açılıyor ve dumanlar
Fışkırıyor volkan çamuruyla.

Mu kıtasından çıkarak batıya giden bir göç yolu, Uygur İmparatorluğu’nu ortaya çıkarmıştır.  Bu imparatorluk Asya ve Avrupa’nın çok büyük bir bölümünü kapsamakta ve Mu’nun en büyük kolonisini oluşturmaktaydı. Uygur imparatorluğunun sınırları zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantik kıyılarına kadar ulaştı. M.Ö.1000’li yıllardaki Çin belgeleri, Uygur’ların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduğunu söylemektedir.

İkinci göç yolu kıtaya göre doğuya giden, Meksika’nın güneydoğusundan Atlantis kıtasına geçen yoldur. Mu, Atlantis ve Uygur ilişkisinin daha iyi anlaşılabilmesi ve konuları birbirine daha akıcı ve akılda kalıcı bir şekilde bağlayabilmek için önce, Mu’dan doğuya giden koloniyi, yani, Atlantis’i anlatacağım.


 
  Bugün 15 ziyaretçi buradaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=
İLGİSİZ BİLGİ YETERSİZ, BİLGİSİZ İLGİ TEHLİKELİ, SEVGİSİZ İLGİ VE BİLGİ DEĞERSİZDİR.